"BİNA BİNA HİKAYELERİ" - 3

Neşe Binark, yazmakta olduğu "İlk Türk Yahudi Fantastik Romanı" Bina Bina Hikayeleri´nin bir bölümünü her hafta yayınlamaya devam ediyor.

Neşe BİNARK Perspektif
7 Eylül 2022 Çarşamba

Tefrika No: 3

7

BEN, KENDİM, BİZZAT, MYSELF

Merton Street’teyim. Caddenin sonunda sağdaki pembe binayı yakından görmek istiyorum ama mecalim yok.

O tabela da ne öyle? Dolma kalem ucu mu o? Pens Plus, Pens Specialist diyor ne güzel! Vitrinine bak, çeşit çeşit dolma kalemler var. Çok pahalılar. Alamam param yok!

Yeşil gövdeli ama ördek başı yeşili, siyah kapaklı, altın uçlu dolma kalemde aklım kaldı. Ne kadar da vintage, retro, old school. Eski yani, güzel yani. Bir gün Oxford’a tekrar geleceğim ve seni benim yapacağım yavrum, söz.

-Ne çok söz verdin Oxford’da bakalım tutabilecek misin?

O değil de dikkatimi çekti. Sağ elimin orta parmağı kalem tutmaktan nasır olmuş. Tümsekli görünüyor, evet. Seviyor muyum nasırımı, kesinlikle evet.

-Boşuna yapmadık bu nasırı kızım Akasya ne kalemler geçti bu parmağın desteğinden ne kalemler!

Öpüyorum parmağımı nasırımdan! Kimse görmemiştir umarım. Tanıdığım en büyük narsisist kim? Ben, bizzat, kendim, myself.

Şimdiye kadar hiç kimse kalem tutan bu parmaktaki “yazan el” nasırını fark etmedi. Artık dijital parmak uçları var. Tabletlere, akıllı telefon ekranlarına hafifçe dokunuyorsun, parmak izini bırakıveriyorsun nazikçe, kim ne yapsın kalem tutan parmakları? Doğduğumda kalem tutuşturmuşlar zannımca elime, ebeyi karalamışımdır ne yapayım? O gün bugün elimden kalem düşmüyor, kalemsiz ben, ben değilim.

-Komik misin sen? Herkes telefonuna not alıyor artık. Defter kalem taşıyan bir sen kaldın. Ama dediğin doğru. Kimse bu elin kalem tutmakta olduğunu nasırından fark edecek kadar dikkatli bakmadı sana. Ve evet  hiç kimse sendeki bu “yazan el” nasırını değerli bulmadı.

Kimse beni kalem nasırımdan öpmedi. Kendi parmağımı kendim öptüm ben, fark etmeseler de olur. Hah! Canım sağ olsun.

-Hüzünlendin mi sen biraz?

Yok canım, ne hüznü? Rüzgârdan toz kaçtı gözüme.

-Ne rüzgârı?

Neyi kurcalamaya çalışıyorsun? Bu yaşına gelene kadar hiç anlaşılmadığını mı? Ailen anlamadı, okul arkadaşların anlamadı, iş arkadaşların anlamadı, sevgilin anlamadı ki yolu açık olsun, çöplükteki yerini aldı. Hayatımın insan çöplüğü fena kokmaya başladı artık! Biriyle tanışsam anı belleğimi dezenfekte etse, konteynere yeni çöp torbası yerleştirse ve…

-Ve onu da o torbayla sarıp sarmalasan, Halkalı çöplüğüne yallah! Ne olacak senin bu tek tabanca durumun Akasya? Maşallah dediğin iki gün barınıyor yanında. Koşa koşa geliyorlar, kaça kaça gidiyorlar. Dikkat Dikkat! Akasya Bina Uluslararası Single Maratonu başlamıştır. Bize koşacak olanlara sabır, bizden kaçacak olanlara tabana kuvvet dileriz. Böyle giderse seksen yaşında sırt çantasıyla fellik fellik dolaşan gezgin ama yalnız nene olacağız, aydın mı?

Özgürüm ben.

-Yaa! Ben de…

8

KİTABA ŞİDDETE HAYIR!

Hala aklımdan çıkmıyor yahu adam kitabı resmen dövdü. İnternette o videoya rastladığımdan beri kızmaktan kendimi alamıyorum.

-Bana mı diyorsun?

Kitap satıcılarının ya da video ile kitap tanıtımı yapan kişilerin şunu bilmeleri gerekir ki: "Kitapseverler için sizin suratınız, elleriniz, yükselen ses tonunuz zerre kadar önemli değil". Bibliyofil, kitap görmek ister. Kitabın ne kadarını görebilirse daha da fazlasını görebilmek ister. Ellerinizin manikürü, tırnaklarınızın boyası, parmaklarınızın şekli, o ellerin bağlı olduğu kolların hareketi, suratınızdaki mimiklere bibliyofil bakmaz. Bundan ötürü, bahsettiğiniz kitabı gösterin, kendinizi değil. Mümkün olduğunca az konuşun ya da hiç konuşmayın.

-Alt yazı geçin, biz okuruz.

Eh yani. Çok canınız çekiyorsa konuşmayı lütfen alçak ses tonunuzu kullanın. Ağzınızı şapırdatmayın. Aaa, emmm, ooo gibi asalak kelimelerden kurtulun ve lütfen kitaplara dayak atmayın. Darbeye dayanıklılığını test etmiyoruz. Üzerinden tır geçirmeyeceğiz. Biz bibliyofiller o kitabı elimize aldığımızda pamuklara sarıyoruz. Dokunurken dahi içimiz titriyor. Kitaba şiddete hayır!..

-Ne tür bir toplumsal mesaj kaygısı taşıyorsun? Takdir ettim aferin.

Well, neredeyim ben? Trafik ışıklarından karşıya mı geçsem? Kafeler de açılmamış halâ! Vay arkadaş! Koşan koşana, sanki tabanlarına neft yağı sürmüşler. Ne tür bir sağlıklı yaşam manyaklarısınız acaba? Sırt çantamda çiğ badem vardı, iki tane atayım ağzıma. İyi geldi bak, tansiyonum düşmüş açlıktan, gözümün feri geldi. Yol yapım çalışması mı var orada? Bu belediye işçileri fosforlu yeşil, çöpçüler fosforlu turuncu giyiyor. Bir de bisikletliler var, neon ışıkları gibi parlıyorlar, trafikte.

-Ne yapalım bu bilgiyle?

Sorma, sana hesap mı vereceğim. Belki bir gün ilk romanımı yazarken bunu kullanırım, kim bilir!

-Sığsın Akasya, bu mudur yani? O romanı okuyacakların vay haline!

Sen de ne kadar maydanozsun. Her şeye, her işe, her düşünceme… Bıktırdın. Saat kaç?

-Yürüyüşe başlamanın üzerinden sadece on üç dakika geçti.

Oxford’da saatlerin çarkları paslanmış, zaman yavaş akıyor. Öyle çok şey gördüm, o kadar çok kendimle konuştum ki bütün günü harcadım zannettim, biraz dinleneyim. Burası Rose Lane. Şu parka bir gireyim. Girişi nerede bunun?

-Oh oh, Akasya Hanım hayrola! Sabahın köründe, yabancı bir memleketin, külliyen yabancı bir şehrinde, onun da ıssız bir parkına girip dolaşmayacaksın değil mi? Hayır, dolaşacaksın. Sok o hokka burnunu belaya, aferin! Tebrikler. Aaa! Hayrola! Bir durdun, bir yolunu değiştirdin. Aaa sen korktun, bir daha gezginim deme insanlara ödleğim de. Ödlek, ödlek, ööödddd…

Kapa çeneni. Ufuktaki sis bulutuna kadar yürüyeceğim, bir bakayım ne var orada? Sonra da…

-Evet sonra? Parka girmenin bir yolunu bulacaksın değil mi? Yok sen adam olmazsın sen!

Elbette olmam çünkü kadınım.

-Sen espri yapma!

 

                                           İKİNCİ BÖLÜM

 

                                    YAHUDİ DEDEKTÖRÜYMÜŞ GİBİ

 

1

ÖYLEYSE BAŞLAYALIM

Queen Street köşesinden elinde uzun bir francalayı dişleyerek dönen şortlu adamın beni irrite etmesine izin vermedim. Kahvemi içtim, karnım tok, yeni bir yürüyüş için güç topladım. Doğa tarihi müzesine doğru yola çıktım. Müzenin dev kahverengi kapısından geçtim küçük oval, ahşap kapısından girdim. Muhteşem bir müze gözlerimin önüne serildi. Daha da önemlisi Darwin heykelinin dibinde Prof. Sami Morris beni bekliyordu.

-Hi Mr. Morris.

-Hi. Türkçe konuşabiliriz. Büyükadalıyım ben. Prof. Sami Morris. Elini uzattı tokalaştık.

-Akasya Bina, memnun oldum.

-Ben de Akasya Hanım, şöyle kütüphaneye geçelim. Müdürü arkadaşımdır. Bize ofisini tahsis etti. Sohbetimiz bitene kadar dönmeyecek.

Profesörü takip ediyorum. Merdivenleri çıkarken ütülü duble paçalarının üzerine döküldüğü boyalı, temiz ancak uzun yıllar giyilmekten yorgun, hardal rengi Oxford ayakkabılarını inceliyorum. Yer Oxford, ayakkabı Oxford, Allah bilir arabası da Ford, köpeğinin adı Ox, içime içime kikirdiyorum.

-Bir şey mi dediniz Akasya Hanım? Eyvah yakalandım profesöre:

-Oldukça etkileyici bir müze diyorum. Dinazor kemikleri bir harika. Gülümsüyorum. Mavi gözlerini açığa çıkartmak için gözlüğünü burnunun ucuna taşıyor profesör, dikkatle gözlerime bakıyor ve gülümsüyor, ne yapmış olabilirim ki ben? Bu adam zihin okuyor olabilir mi?

-Koltuğunuz rahat mı Akasya Hanım?

- Evet.

-Kahvelerimizi içerken bana ulaşma nedeninizi bir kez daha dinlemek isterim.

-Sütsüz ve şekersiz lütfen teşekkür ederim. Gazeteciyim biliyorsunuz, bir araştırma dosyası hazırlarken biriyle tanıştım, telefon konuşmamızda sözünü etmiştim.

-Evet, I.S

-Doğru. Bana bir şeyler anlattı. Adam araştırmacı neden yalan söylesin dedim ve araştırmaya başladım. Sonra Büyükada’da Rakel ile tanıştım. Kısa bir sohbette sizden söz etti. İpin ucu yolumu size çıkardı. Şimdi buradayım.

- Hoş geldiniz. Benim merak ettiğim sizi buraya getiren duygusal nedeniniz, hissettikleriniz.

-Anlamadım.

-Şöyle. Bu hikayeyi I.S den duyduğunuzda ilk anda neler hissettiniz? Öncesinde sizi kendinize yabancılaştıracak şeyler oldu mu? Rakel’den sonra sizi araştırma yapmaya yönelten hisleriniz nelerdir? Affedersiniz, bunları bilmem gerekiyor ki size yardımcı olabileyim. Kahvenizi için soğutmayın. Vaktimiz bol.

- Bu soruları sormanızdaki nedeni tam anlayamamakla birlikte bir anlamı olduğuna beni inandırdınız. Kimseye anlatmadıklarımı size anlatacağım.

-Affınıza sığınarak medeni durumunuzu öğrenebilir miyim? Bunu soruyorum çünkü karmaşık bir yola çıkıyorsunuz. En yakınlarınızla bile paylaşmamanız gereken bilgilere ulaşabilirsiniz.

- Bakın, merak ettirdiniz beni daha fazla hem de. Bekârım. Hiç evlenmedim. Çok arkadaşım yok. İş arkadaşlarım ve tanıdıklarım var malum işim gereği.

- Yazdıklarınızı okuyorum. Konumuz bu değil. Sizi dinliyorum.

- Sami Bey, sayın profesör. I.S ile tanışmadan birkaç ay önce tuhaf bazı hisler belirmeye başladı bende.

-Ne gibi tuhaf?

-Böyle mistisizim, okültizm, ezoterizm, inisiye olmak, gizemli bilimler araştırmaları ve okumaları yaparken buldum kendimi. Halbuki hiç biri ilgi alanım değildir. Yükselen burcum yay, gezmeyi severim. Sır kapılarını kurcalamayı hiç düşünmedim. Hayat aysberginin görünen yüzü yeterdi bana bırakayım alt kısmını başkaları araştırsın derdim hep. Başıma geldi.

-Ne zaman, hangi ortamda geldi bu istek?

-Bakın orası da tuhaf! Bir haber için davet edildim. Evet yanlış duymadınız davet edildim. Bir cemaat gazetesinden bir muhabir ve ben vardık sadece bir kültür buluşmasıydı, tiyatro konulu bir buluşma. Bir ülkenin kültür ataşesi tarafından davet edildim. Tanımam etmem kadını Sami Bey, beni bir karşıladı kırk yıllık kardeşini görmemiş de kavuşmuş gibi sarıldı. İçtenlikle ellerimi tuttu, hatırımı sordu. Toplantı salonuna buyur etti. İkramlar geldi. Toplantı başladı. Güzel geçti. Güzel yolculandım. Hediyeler verildi. Haberi güzel yazdım. Gazetede yayımlandı ve bitti.

-Size ne düşündürdü? Ne hissettiniz?

-Yabancı biri tarafından bu denli sıcak karşılanmayı hoş ve insancıl buldum. Ama sonra…

-Sonra? Bir sıkıntınız mı oldu?

-Ah hayır! Öyle değil. Sonrasında yolda yürürken, mağazada alışveriş yaparken, haber ya da röportaja gitmişken, bir ortama girdiğimde bazı insanları, altını çizerek söylüyorum bazı insanları diğerlerinden ayırt edebildiğimi fark ettim.

-Nasıl ayırt etmek bu?

-O insanlar, her kimlerse, onlara baktığımda içimde ılık bir yakınlık hissetmek gibi. Yanına gidip tanışmak istemek gibi. O kişiye öyle uzaktan gözleri dalarak bakakalmak gibi. Daha da tuhafı, yanına gidip kucaklamak ister gibi tuhaflıklar.

- Peki, o insanlar size nasıl davranıyorlar?

- Tuhaf ve ilginç. Ben nasıl onları gözlerimle, hislerimle ayırt ediyorsam onlar da beni öyle bir kenara ayırıyorlar belli ki! Önce bakışma sonra o şey neyse onu hissetme sonra da tanışma, kartvizit değişimi sonra da kopmayan sağlam bir iletişim. Çok tuhaf!

- Değil. Başka?

- Tuhaf dediğim şimdi anlatacağım bir anım. Aklıma geldi. Bu insanlardan, hani derler ya elektrik aldım. Tam olarak bu cümle ile tanımlanabilir. Sanki elektrik alıyordum. Sanki ben de bir trafoydum, onlara elektrik yayıyordum. Bir gün bir röportaj için Büyükada’dayım, sizin memleket.

-Evet, benim memleket.

-Nasıl sıcak hava, dondurma yiyeyim dedim. Kaldırımda bir tabure buldum. Boş, oturayım dedim. Gözüme orta yaşlı bir kadın ilişti. Göz göze geldik. Bir an bakıştık. Oldukça sevimli gülümsedi. Ben ayaktayım hala, kalakaldım. Tanıdık mı acaba diye düşünüyorum. Haber kaynağım olabilir mi? Olsa bilirdim daha bunamadım. Eee? Elimde dondurma eriyor, yalamıyorum. Kendim olmuşum dondurma, zihnim eriyip gidiyor, kadını bir yerden çıkartamıyorum. Dondum, kaldım. Kadın yaklaştı, karşımda durdu. – Canım, nasılsın dedi ve sarılmak istedi. Çekindim tabii ama sonra sarıldım ben de. Dur bakayım söyler şimdi, ayıp olmasın, hatırlı biriyse dedim kendi kendime. Aynı içten sarılış, sıcak duygular yine…

-Af edersiniz tanıyamadım. Tanışıyor muyuz?

-Ah, hayır!

-(Nasıl yani? Tanımadığım birine mi sarıldım az önce?) Siz öyle sarılınca, ben de…

-Sadece, sizi karşıdan gördüğümde kırk yıllık tanıdıkmışsınız gibi hissettim. İçimden bir ses…

-(Ah o iç sesler ah!) Ne dedi iç sesiniz?

-Git ona merhaba de! Hatta dostça şöyle bir sarıl, dedi. Tanışalım, Rakel ben. Adanın yerlisiyim.

-Akasya Bina ben, gazeteciyim.

-Hem Akasya, hem Bina. İkisi bir arada? Ne güzel isminiz var?

-Bina ne demek biliyor musunuz?

-Dondurmanızı yalayın akıyor. Evet, biliyorum. Bina, İbranicede anlayış, zeka, bilgelik anlamına geliyor. Ebeveynleriniz güzel isimler takmış. Hayattalar mı?

-Maalesef hayır! Çok erken yaşta, elim bir kazada kaybettim onları. (Bitmedi şu dondurma da bitmedi)

-Yahudi misiniz?

-Hayır. Neden sordunuz? Ama siz tabii ki…

-Yahudi’yim evet. Ama, tuhaf şey doğrusu.

-Nedir tuhaf olan?

-Alın size ıslak mendil.

-Ah teşekkür ederim.

-Tuhaf olan şey benim size sarılmam, değil mi?

-Evet ama bir tanıdığa benzetmiş olabileceğinizi düşündüm.

-Daha önce oldu mu?

-Ne oldu mu? Ha, böyle tanımadığım biri gelip bana sarıldı mı diye soruyorsunuz. Evet, oldu, bir kez.

- Siz hiç ailenizi araştırdınız mı? Köklerinizin nereye uzandığını merak ettiniz mi?

-Hayır. Doğrusu pek merak etmedim. Ebeveynlerim çok soğuk, formal insanlardı. Sizli bizli konuşurdum onlarla, resmi yani.

-Şu minik masa boşaldı, oturalım onun yanına. Size söyleyeceklerim var.

-Elbette, buyurun Rakel Hanım.

-Ağzım kurudu. Garson evladım, bize iki soğuk su kap da gel, haydi bakayım. Şimdi, sevgili Akasya Bina. Yok yok, bu çok özgün bir isim, şimdiye kadar ikisini bir arada hiç duymadım. Mutlaka belirgin bir bilgiye ulaşırsınız. Teşekkürler evladım. Su içelim, soğuk, ancak anlatırım.

-Sizi dinliyorum. (Oh, içim yanmış.)

-Bu şey, benim başıma daha önce iki kez geldi.

-Nasıl yani?

-Eminönü’ndeyim, ışıklardan karşıya geçiyorum. Karşı yönden bir kadın turist yanımdan geçerken beni durdurdu ve İngilizce size sarılabilir miyim dedi. İrkildim tabii tedirgin oldum. Tereddütümü fark etti. Siz Yahudi misiniz diye sordu. -Evet dedim. -Ben de dedi. Bazı kişilerde bu denli psişik yetenekler olabiliyormuş. Aynı topluluğa ait kişiler birbirlerini gördükleri anda hissedebiliyorlarmış.

-Diyorsunuz ki Yahudi Yahudi’yi gördüğü yerde tanır.

- Ve bu tanışmayı kutsamak için sarılır. Şaşırdım tabii, iyi günler diledi ve uzaklaştı.

-Diğeri nasıl oldu?

-Diğeri, bu olaydan birkaç ay sonra Amerika’da oldu. Los Angeles Abbot Kinney Bulvarında bir mağazada, kadının biri denediği elbisenin üzerine nasıl olduğunu bana sordu. Halbuki yanında boyu kadar iki kızı vardı. Gerçi onların aklı telefonlarındaydı ama olsun. Biraz konuştuk. Size sarılmak geldi içimden dedi. Hoppala! Bu kez erken davranıp ben sordum: “-Yahudi misiniz?”. -Evet dedi. -Yahudi Yahudi’yi tanır ve sarılmak ister dedim. Sarıldık. Telefonlarımızı aldık. Hala görüşüyoruz.

-Evet. Bu anlattıklarınız oldukça etkileyici ama ben Yahudi değilim.

-Bilemezsiniz. İsminiz…

-Ne varmış ismimde? Tamam çok rastlanmayan bir isim ancak sonuçta sadece bir isim. Değil mi?

-Değil. Hiçbir isim sadece bir isim değildir. Aile için ve ismi taşıyan kişi için özel bir anlam ifade eder.

-Açıkçası Rakel Hanım, ben sizin gibi düşünmüyorum. Gerçekçiyim. Böyle psişik, mistik konuları da daima sorgularım.

-Kaç yaşındasınız Akasya Bina?

-Önümüzdeki ay kırkıma basacağım.

-Hah! Tam vakti.

-Ne için?

-Size bir profesörün iletişim bilgilerini vereceğim. Onunla bağlantı kurun, size teferruatı ile anlatacaktır. Aslında Oxford’a gidebilseniz, daha rahat konuşursunuz. Prof. Sami Morris, alın bu kartı. Mutlaka arayın kendisini. Oo saat kaç olmuş, artık gitmem lazım.

-Ama Rakel Hanım, sizin telefonunuzu…

-Ben sizi bulurum gazetenizden. Hoşça kalın. Ah Akasya Bina…

-Efendim.

-Vazgeçmeyin.

Dedi ve işte buradayım Profesör Morris.

-Peki Akasya Hanım, öyleyse konuyu konuşmaya başlayalım.

 

                                                                    Tefrika No: 3’ün sonu

Tefrikanın diğer bölümlerini okumak için:

https://www.salom.com.tr/haber/123078/bina-bina-hikayeleri-1

https://www.salom.com.tr/haber/123110/bina-bina-hikayeleri-2

https://www.salom.com.tr/haber/123266/bina-bina-hikayeleri-4

https://www.salom.com.tr/haber/123312/bina-bina-hikayeleri-5

https://www.salom.com.tr/haber/123389/bina-bina-hikayeleri-6

https://www.salom.com.tr/haber/123426/bina-bina-hikayeleri-7

https://www.salom.com.tr/haber/123522/bina-bina-hikayeleri-8

https://www.salom.com.tr/haber/123579/bina-bina-hikayeleri-9

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün