Hayatımız boyunca pek çok şeyi arkamızda bırakarak yol alırız. Bunlardan bazıları eski evlerimizdeki anılar ve eşyalar, biten dostluklar veya aramızdan ayrılan sevdiklerimizden kalanlar... Ancak bazı nesneler vardır ki, zamanın akışına inatla direnir. Çekmecelerin derinliklerinde bekleyen eski bir resim, artık hayatta olmayan aile bireylerinden kalan bir eşya, çocukluktan kalma yıpranmış bir defter ya da bir plak… Farkında olmadan o nesnelerin ve anıların bekçileri haline geliriz.
Anı, hatıra nedir?
‘Anı’ kelimesinin kökenine baktığımızda, zihnimizde yer eden, hatırlanan şeyleri ifade ettiğini görürüz. Hatıra, geçmişte yaşanmış olaylardan hafızada kalan izler, anı, yadigâr anlamlarına gelir. Bir kimsenin yaşadıklarını anlattığı edebi türü veya birini anmak için saklanan nesneyi de ifade eder. Ancak, kelime anlamının ötesinde anı; yaşanmış bir zamanın ruhunun, bir nesneye, bir yiyeceğe, bir melodiye ya da bir kokuya adeta hapsolmuş halidir de diyebiliriz. Zaman geçip giderken, o yaşanan anı elimizde tutamayız ama o andan kalan bir parçayı saklayabiliriz. İşte bu yüzden eşyalar, sadece bir madde değil de aynı zamanda dondurulmuş zaman dilimleri, geçmişteki bizden bir parça değil midir? Hele resim ve eski albümler neler nelere şahit olmuş, konuşsalar neler anlatabilecek zamanın bekçileri değiller midir?
Onları neden atamıyoruz?
İçimizde bir yerlerde, bazı şeylerin hiç değişmesini istemeyiz. Hele şimdilerde dünya ve yaşamımız baş döndürücü bir hızla değişirken, her şey yenilenirken, o eski bir kahve fincanının aynı kalması bizim için aslında o eşyanın ait olduğu ‘anı’yı koruma çabasıdır. Geçmişteki o eski fincan, bir kişi veya dönemi temsil ettiği için, onları atmak adeta o anıları da çöpe atıyormuş gibi hissettirebilir. Böylece, sakladığımız eşyaların duygusal tarafı, olduklarından çok daha ağır basar desek doğru olur. Buna eskiye özlem ya da nostalji de diyebiliriz zira burada mutlaka bir özlem duygusu da gizlidir.
Zamanı durdurma arzusu
Bir eşyaya dokunduğumuzda, o güne, kokuya ve o duyguya geri döneriz. Eşya, geçmişle aramızdaki köprüdür.
“Ben oradaydım, bunu yaşadım ve bu gerçekti" demenin başka bir yoludur sanki. Onlar yaşanmışlıkların birer sessiz miraslarıdır.
Bazen eski, solmuş ufak bir örtüyü bile atmaya kıyamayız. Çünkü o örtü, o kişiyi, onunla geçen o anı da yok etmek gibidir. Bununla beraber, iyi şeyler hatırlatmayan eşyaları veya bilhassa aldığımız ve istemediğimiz hediyeleri atmak çok yerinde bir karardır. Eğitimini ve uzmanlık belgesini aldığım ‘Rüzgâr ve Su’ anlamına gelen kadim Çin felsefesi, Feng Shui; yaşam alanlarındaki eşyaları denge oluşturacak şekilde düzenleyerek, yaşam enerjisi olan Chi’yi harekete geçirmeyi amaçlayan felsefedir. Temel amacı, ev veya iş yerlerinde uyum, bereket, sağlık ve huzur sağlamak için enerji akışını evde gereksiz eşyalardan temizleyerek denge düzenlemektir. Eşyaların, nesnelerin bilinçaltımızda da çok derin ve yerleşmiş duygusal bir enerjisi vardır. Onlar sadece fiziksel alanları kaplamazlar. İşte o zaman, eski, kırık, kullanılmayan veya hayatımızın istenmeyen bir alanına yerleşen eşyaları atmak mükemmel bir temizliktir.
Sonuçta hepimiz kendi hayat müzelerimizin gönüllü bekçileriyiz. Eşyalar eskiyebilir, renkleri solabilir; ancak içlerine yüklediğimiz o derin anlamlar, onları sakladığımız sürece bizimle yaşlanmaya devam ederler. Zira anılar, sadece zihinde değil de o nesnelerde de, biz onları silmek istemedikçe, bizimle birlikte yaşamaya devam ederler. Kendi tarihimizin anıları keyifli anılarla süslensin dileklerimle…

Geçtiğimiz hafta Madrid ‘de sabah kahvaltısına indiğimiz otelde
sevgili anneannemin bize yıllarca pişirdiği ayva helvasını görünce çok duygulandım.. İşte o anda, yıllar öncesine gittim ve kendimi kalabalık bir aile olduğumuz günlerdeki sofra başında buldum. Anneannemin yemek sonrası veya çay saatleri için hazırladığı ve büyük bir keyifle yenen ayva tatlısının önündeydim. Sanki o an çok sevdiğimiz çocukluğumun evine, o ana ışınlanmıştım.
Asırlar önce terk edilmeye mecbur kaldıkları İspanya’dan bugüne kadar, oralardan taşıdıkları ve evdeki soframızda yer almaya devam eden bu tatlı aynı zamanda o kalabalık, neşeli sofralarımızın da bir anısıydı. Tabii ki sabah yemeğe alışık olmadığım bu tatlıdan bir parça almam lazımdı. Lezzet aynı, sunum bile resimdeki gibi aynıydı.
Evet sanırım, sevdiklerimden kalan bazı şeyleri hiç atamadığım doğrudur bu sebepten de oğlumun çok sık kullandığı cümle “At artık bunu anne, hatıralarla yaşama” cümlesidir.
Bunu söylerken de ;yemek kültürü araştırmalarında en fazla köklerimizden gelen buram buram anı kokan yemekleri ve onları pişiren insanları anarak kaleme almıştır:).
Sizce de sakladığımız o en "gereksiz" görünen eşyalar, aslında kalbimize en yakın olanı da değil midir?