Bazı insanları anlamakta zorlanıyorum. Bunların her tür olanakları varken daha çoğunun peşinde koşmaları bana nedense anlamsız geliyor. Bu söylediğim olanaklar parayla ilgili olabildiği gibi güç, iktidar tutkusu için de geçerlidir. Gözüme batan, çoğu kez de rahatsız eden bu tür doyumsuzlukların hiç sınır tanımadığını söyleyebiliriz. Bu insanların ulaşmaya çalıştıkları bir hedef olsa da, oraya vardıklarında bu hedefi çok daha ileriye taşımak istediklerini görüyoruz. Bunu da varış noktası olmayan bir maraton koşusuna benzetebiliriz. Elbette ki solukları tükeninceye kadar… Bu doyumsuzluğu yakın çevremizden, okuduklarımızdan, izlediklerimizden hepimiz görebiliyoruz. Varsıllıklarını çoğaltmak peşinde olanlardan tutun, ünlerini sürekli parlatmak zorunda hissedenlere, koltuklarına yapışanlara kadar…
Sahip olduklarımızın değerini bilmeden, sınır koymadan, sürekli onları çoğaltmak tutkusuyla yaşamak, kim bilir nasıl bir duygudur, bilemiyorum; ama bu tutkularıyla hayatını karartanları görebiliyorum.
Sih toplumunun ilk gurusu Nanak’ın bir öyküsünü paylaşmak istiyorum:
Guru Nanak, sürekli yolculuk yaparmış. Bir gün bir köye varmış. Dolaşırken renkli bayrakların dalgalandığı güzel bir ev görmüş. Ona bu evde zengin bir tefecinin yaşadığını, her doldurduğu para kasası için kapıya bir bayrak astığını söylemişler. Guru Nanak bu eve gidip kendisine yiyecek bir şeyler verilebilir mi diye sormuş. Tefeci, gelen adamın ermiş bir kişi olduğu anlamış, kendisini en iyi şekilde ağırlamış. Ayrılma zamanı geldiğinde Guru Nanak tefeciden kendisine bir iyilikte bulunmasını istemiş. Tefeci bir sevap kazanacağı umuduyla kabul edince, Guru Nanak torbasından paslı bir iğne çıkarmış ve bunu saklamasını, bir sonraki hayatta karşılaştıklarında kendisine vermesini istemiş. Tefeci buna söz verdikten sonra ayrıca bu iyilik için kendisinden para istemeyeceğini de eklemiş. Akşam bu olanları karısına anlattığında, karısı onun bu aptallığına çıkışmış. Öldüğünde, aldığı bu paslı iğneyi bile yanında götüremeyecekken sözünü nasıl tutabileceğini sormuş. Tefeci ermişin vermek istediği mesajı anlamış ve peşinden giderek müridi olmayı dilemiş.
Doyumsuz bir hayatı seçmenin, sürekli bir huzursuzluğa davetiye çıkarmak olduğunu düşünüyorum. Erken zamanda bu yoldan dönebilenler, sanırım yaşamlarına farklı anlamlar yükleyebileceklerdir.
Mori’nin, ölümü öncesinde öğrencisi Mitch Albom ile yapmış olduğu söyleşileri beni her zaman etkilemiştir. Bunların yer aldığı Salı Buluşmaları kitabını arada bir açıp okumayı seviyorum. Bir Salı söyleşisinde Mori şöyle diyor:
“Para ya da güç sevecenliğin yerini tutamaz. Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken, rahatlıkla şunu söyleyebilirim: İstediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, duygusal doyumsuzluğunu gideremezsin.”
Doyumsuz bir hayatı seçenler için bizim söyleyecek bir sözümüz olamaz; elbette ki hayat son sözünü söyleyene kadar!