Son kırk yılın dünyasını küreselleşme, verimlilik ve finansal sermaye şekillendirdi. Önümüzdeki dönemi ise güvenlik, egemenlik ve teknoloji şekillendirecek gibi gözüküyor.
Bir dönem kapanıyor. 1990’lardan itibaren dünya, sermayenin, malların ve üretimin serbest dolaşacağı varsayımı üzerine şekillendirildi. Batılı şirketler maliyetlerini düşürmek ve sermayedarlarına daha fazla para kazandırmak için üretimlerinin büyük bir bölümünü Çin’e kaydırdı. Bunun sonucunda Batı, bugünkü jeopolitik rakibine birçok alanda bağımlı hale geldi.
Bu bağlamda büyük bir uyanış yaşandı. Trump’ın yükselişi, ABD-Çin rekabeti, gümrük tarifeleri, yeni sanayi politikaları ve stratejik özerklik istekleri birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Bunlar 1990 sonrası düzenin artık sürdürülemez hale gelmesinin ana belirtileri. Trump bu dönüşümün sebebi değil, sonucu ve hızlandırıcısı. Bu süreç Çin’in üretim gücü olarak yükselişi, 2008 finansal krizi, Batı’daki sanayisizleşme yarışı ve 2014 sonrasında hızlanan jeopolitik kırılmalarla daha önce başladı.
Şimdilerde neler oluyor? Küresel ticaretin önüne engeller geldi. Devletler sanayi politikalarını yeniden belirliyor ve özellikle stratejik sektörleri koruma altına alıyorlar. ABD-Çin rekabeti derinleşiyor. Avrupa stratejik özerklik peşinde. Yeni dünya sisteminde verimlilik artık tek kriter değil.
Özellikle stratejik sektörlerde güvenlik ve dayanıklılık verimliliğin önüne geçti. Eski düzenin temel sorusu “En verimli nerede üretiriz?” idi. Yeni düzenin sorusu ise “Neye ve kime bağımlı kalmayı göze alabiliriz?” Bilgisayar çiplerinden enerjiye, kritik minerallerden ilaçlara ve daha birçok alanda bağımlılık haritaları tekrar masaya yatırılmış durumda. Aslında küreselleşme tam olarak ortadan kalkmıyor. Ekonomik kararların içine artık güvenlik ve dayanıklılık da giriyor. Bir şirket için en ucuz tedarikçi, bir ülke için artık en doğru tedarikçi olmayabilir.
Bir başka dönüşüm devletin ekonomideki rolünde yaşanıyor. Son 40 yılın anlayışı, özellikle gelişmiş ekonomilerde devletin serbest piyasalara az müdahale etmesi yönündeydi. Devlet müdahalesi daha çok geri kalmış ekonomilerin özelliği sayılırdı. Bugün ise dünyanın en gelişmiş ekonomileri stratejik gördükleri alanlarda müdahaleci bir tavır içine girdiler. Peki devlet yeniden sahneye çıkıyorsa küresel sermayeyi kendi stratejik hedefleri ile nasıl uyumlu hale getirecek?
Bir diğer kırılmada teknoloji ile yaşanıyor. Önceki dönemde güç büyük ölçüde sermayeye erişim, finans ve üretim ölçeğinden geliyordu. Şimdilerde özellikle finansal sermayenin yanına yeni ve farklı bir güç merkezi ekleniyor; yapay zekâ merkezli teknoloji şirketleri. Bu şirketler sadece ürün satmıyor, giderek ekonominin altyapısını da sağlıyorlar. Bu da onları stratejik bir konuma yerleştiriyor.
Burada karşımıza önemli bir soru çıkıyor. Devletler egemenlik peşinde koşarken acaba başka bağımlılıklar yaratıyor olabilir mi?
Birçok devlet Çin’e veya başka ülkelere bağımlılığı azaltmaya çalışıyor. Çip gibi kritik ürünlerin üretimini eve getiriyor. Veriyi kendi sınırlarında tutmaya çalışıyor. Enerji bağımsızlığı için çözümler arıyor. Fakat aynı anda kendilerini birkaç büyük teknoloji şirketinin yapay zekâ modellerine, bulut altyapısına, gelişmiş çiplere daha fazla bağımlı hale getiriyorlar. Böylece bağımlılık meselesi, jeopolitikten devlet-şirket ilişkisine doğru genişliyor.
Önümüzdeki yıllarda güç mücadelesi üç düzlemde yaşanabilir. Devletler arasında çok kutuplu bir rekabet olacağı kesinleşti. Ayrıca devletler piyasalara müdahil oldukça küresel sermaye ile gerilim yaşayacaklar. Ve son olarak, devletler ve toplumlarla yapay zekâ teknolojisine ve alt yapısına hâkim olan şirketler arasında çekişme artacak.
Devletlerin jeopolitik arenada olduğu kadar kendi sınırları içinde de ekonomik ve teknolojik egemenliklerini ne ölçüde koruyabilecekleri büyük bir soru işareti. Çünkü devlet egemenliği yalnızca karar alma yetkisine değil, aldığı kararları uygulayabilme kapasitesine de dayanıyor. Devlet komuta yetkisini elinde tutarken, bu komutu uygulayabilmek için özel şirketlerin teknolojisine bağımlı hale gelirse ne olur?