ABD ile Çin arasında var olan teknoloji savaşı yapay zekâ ve çipler aracılığıyla sürdürülüyor. Ancak bugünlerde rekabette yeni bir cephe daha açtılar. O da biyoteknoloji.
Uzun yıllar boyunca ABD yeni ilaçları araştırır, geliştirir ve üretirdi. Daha sonra üretim ve tedarik zinciri düşük maliyetlerden dolayı Çin’e kaydı. Şimdi de inovasyon Çin’e kayıyor. 2015 yılında dünya üzerinde ilaç geliştirme programlarının yüzde 48’i ABD’de, yüzde 8’i ise Çin’de yapılıyordu. Bugünlere gelindiğinde ise ABD’nin oranı yüzde 37’ye düştü ve Çin yüzde 32’ye çıktı. Çin artık yalnızca Batı’nın ilaçlarını üreten bir ülke değil yeni moleküllerin ve tedavilerin geliştirildiği bir süper güç oldu.
Pandemi, biyoteknolojinin stratejik bir alan olduğunu görünür hale getirerek Çin’in bu alanda ivme kazanmasını sağladı. Çin, salgının ilk döneminde aşı geliştirmede hızlı hareket etti. Ancak Batılı şirketlerin mRNA teknolojisi yüzde 90’ın üzerinde etkinlik sağlayınca bu durum Çin’de rahatsızlık yarattı. Başkan Xi Jinping o sıralar biyogüvenliği ulusal güvenlik statüsüne çıkarıyordu. Beş yıllık kalkınma planı da bunu destekledi.
Bugün gelinen nokta gerçekten çarpıcı. Çinli biyofarma şirketleri yeni moleküller ve tedaviler geliştiriyor. Küresel ilaç şirketleri Çin’i giderek daha önemli bir inovasyon kaynağı olarak görüyor. Şu anda dünyada yeni ilaç adaylarının yaklaşık dörtte biri Çin’den geliyor.
Ancak inovasyonun ticari değere dönüşmesine baktığımızda tablo hala ABD’nin lehine. Son verilere göre ABD 2025 yılında küresel ilaç pazarının yüzde 53'ünü oluşturdu. Avrupa’nın payı yüzde 24'te sabit kalırken, Asya-Pasifik bölgesinin payı yüzde 11 oldu. Kısacası ticari üstünlük şimdilik ABD’de.
Ama Washington biraz endişeli çünkü geleceğe bakıyor. Genetik veri, sentetik biyoloji, biyolojik üretim kapasitesi ve ilaç üretimi ile hammadde tedarik zincirleri geleceğin stratejik altyapıları arasında görülüyor. ABD bu alanlarda Çin’e olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Ancak Amerikan ilaç şirketleri ters yönde hareket ediyor.
Bunun nedeni iki ülkenin farklı avantajlara sahip olması. ABD hâlâ dünyanın önde gelen araştırma üniversitelerini barındırıyor. Dünyanın her yerinden sermayeyi çekmeye devam ediyor. FDA (Gıda ve İlaç Kurumu) gibi küresel referans niteliğinde bir onay kurumuna sahip. Çin’in avantajları ise hız, ölçek, geniş hasta havuzu ve hızla gelişen araştırma kapasitesi.
Bu arada yapay zekâ, ilaç keşfi ve geliştirme süreçlerinin önünü olağanüstü bir hızla açıyor. Bu gelişmelerin tüm insanlığa faydalı olabilmesi için daha fazla hasta verisinin küresel ölçekte paylaşılması gerekiyor. Tam da bu noktada bir çelişki ortaya çıkıyor. ABD ve Çin sağlık ve genetik verilerini giderek daha fazla ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor ve paylaşmak istemiyor.
Aslında sorun verinin paylaşılmasıyla bitmiyor. Bir de o veriye duyulan güven meselesi var. Düşünün ki bir molekül Çin’de keşfediliyor, Çinli hastalar üzerinde deneniyor ve ardından ilaç olarak Çin’de üretiliyor. ABD bu ilaca güvenip kendi halkına nasıl sunacak? Aslında FDA açısından önemli olan ilacın Çin malı olması değil. Asıl belirleyici olan, klinik araştırmanın kalitesi, verinin şeffaflığı ve sonuçların Amerikan toplumuna ne ölçüde uygulanabilir olduğu.
Sorun şu ki jeopolitik güvensizlik arttıkça, bilimsel güvenin kurulması oldukça zorlaşıyor. ABD ve Çin arasındaki ayrışma eğilimi bu şekilde devam ederse dünya iki ayrı biyoteknoloji ekosistemine bölünebilir. İnsanlığa fayda sağlayabilecek ilaçlar da siyasi güvensizliğin kurbanı olabilir.
Yapay zekâ biyolojiyi küreselleştiriyor. Ancak bilimin insanlığın faydası için daha fazla veri paylaşımı ve daha fazla iş birliğine ihtiyacı var. Jeopolitiğin yönü ise daha fazla kontrol, daha az güven.