İstanbul’a, ilkbahardan sonra en çok yakışan mevsim sonbahar galiba… Yaz, ipek eteklerini yavaş yavaş sürüyerek ayrılır İstanbul’dan ve yerini sonbahara istemeye istemeye bırakır. Kim ayrılmak ister ki bu güzel şehirden! Onu geride bırakacak olan bir mevsim olsa bile, zordur bu şehirden ayrılmak…
Ama sonbahar…
Bembeyaz, parlak ve yakmayan güneşiyle olanca haşmetiyle kurulur yazın bıraktığı tahta… Sanki; kısa geceleri, sıcak günleri, masmavi denizleriyle insanların ruhunu ısıtan yazın ardından daha tercih edilir, daha beğenilir hatta daha da sevilir olduğunun farkına vara vara tadını çıkarır saltanatının… İlkbaharın deli coşkusundan sonra, kendine ait sükunetin değerinin de bal gibi farkındadır. Yakmaz, bıktırmaz; lüzumundan çok uzamayan günleri, aksine uzayıp sohbetleri daha da keyifli hale getiren geceleriyle hayatı daha da yaşanır kıldığının farkındadır üstelik... Ne yaz kadar yorucu ne de kış kadar korkutucudur. O, omuzundaki sarı tonlarından örülmüş şalıyla; yepyeni şarkıların, mis gibi kokan yepyeni kitapların, açılan yeni mekanların hatta yavaş adımlarla yaklaşmakta olan yeni yılın sakin habercisidir.
Sonbaharı seviyorum ben…
Yaşım ilerledikçe daha çok seviyorum sanki…
Düzeni, istikrarı, planlı hayatı da berberinde getirdiği için, arkadaşları yeniden aynı yerlerde buluşturduğu için; uzun sohbetlerin, üretkenliğin, birikimin, yeniliklerin mevsimi olduğu için kendime her geçen sene daha yakın buluyorum.
Okul zamanı da severdim, okullar açılacağı için hiç sıkılmazdı canım, aksine tam da yukarda saydığım sebeplerden dolayı hayatıma düzen getireceği için, ertesi gün ne yapacağımı bilmemi sağladığı için, yepyeni başlangıçlara imza atmanın ilk adımı olduğu için her zaman kollarımı açarak bekliyorum; sımsıkı sarılıp, kokusunu içime çekiyorum sarı sonbaharın.
Onunla, en güzellerin içine giriyoruz yavaş yavaş… Sonbahar, en güzel aşk şarkılarının, en güzel romanların, en şahane gösterilerin mevsimidir bana göre… Sakin, dingin, kendimize dönük günlerde; kahvemizi yudumlayıp yeni çıkan kitaplara göz atacağımız en güzel günleri yaşıyoruz. Biraz düşünmek, yazmak, yazılanları okumak için en doğru zamanı yakalıyoruz…
Hayatı takip etmek, sorgulamak, ayıklamak ve ayıklananların yerine yenisini koymak için en doğru zaman sonbahar… Birçok edebiyatçı için sonbahar, hüznün, bitişin, yenilginin mevsimiyken bazıları içinse yeni başlangıçların, yepyeni farkındalıkların, şahane kararların mevsimi…
Hesapların kapandığı, yeni sayfaların çevrildiği, bilinmezliklerin büyülü dünyasına ilk adımların atıldığı mevsim… Kendimizi dinlediğimiz, kendimizle hesaplaştığımız; olmak istediğimiz, belki de olmayı hiç istemediğimiz biz’in farkına varmamızı sağlayan bir rehber gibi…
Onunla beraber farkındalığımız gelişiyor; kendimizle ilgili, kabul etmek ya da vazgeçmek gibi ayrıntılara daha dikkatli yaklaşıyor, acele etmiyor, sabrımızın ve sakinliğimizin keyfini sürüyoruz, yorulmuyoruz. Beklemeyi, durmayı, ümit etmeyi, yeniliklere yelken açmak için güç biriktirmeyi seçiyoruz…
Mevsimler de hayat gibi…
Nasıl görmek istersek onları, bize öyle görünmeyi seçiyor.
Sıcak çikolatanın, sarı yaprakların, nefis müziklerin, yepyeni kitap ve filmlerin, belki de hiçi umulmayan aşkların mevsimine kucak açmanızı öneririm.
Belki de bu mevsim, bundan sonra en sevdiğiniz mevsim olur, belli mi olur?