Hayatlarımızı zarflara benzetiyorum ben… Dünyaya geldiğimizde zihnimize iliştirilen içi boş zarflara… Yaşadıkça, büyüdükçe, daha doğrusu yaş aldıkça içinde farklı anlar, anılar, insanlar biriken zarflara…Hepsinin de içi farklı renkte… O renkler, bizi biz yapan ruhsal, zihinsel, hayatî ayrıntımız…
Babamın evine gittim birkaç hafta önce… Yazlık evimizin oraya. Evi, birkaç sene önce satmıştık. İnsanın bazen hayatın getirileriyle, bazen kendi içinde değişimiyle öncelikleri, tercihleri; ister istemez değişiyor, hayat başka bir şekle dönüşüyor… Başka sahillere gittik, farklı anılar birikti zarflarımızda ama bazı şeyler var ki asla ama asla değişmiyor… Coğrafyanın ince hatları, geçtiğiniz köy yolları; denizin rengi, kokusu, rüzgarın yumuşaklığı… Zarfımın içine bir baktım ki rengi hâlâ o denizin mavisi…
İnsan bir anda, elli beş yaşından on yedi yaşına geri gidebilirmiş meğer… Gördüğü yüzlerle, dinlediği şarkılarla, duyduğu seslerle; gittiği mekânlar, yürüdüğü yollar, girdiği evlerle eski fotoğraflarında yeniden poz verebilirmiş hayatın içinde… Aklıma Ziya Osman Saba’nın ‘Geçen Zaman’ şiiri geliyor şimdi bu yazıyı yazarken:
Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgilim...
-Doğduğum ev. Rahatlıyacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
İnanın bana hem katılıyorum söylediklerine hem de katılmıyorum çünkü bir parça yaşama sevinci varsa insanın içinde değişime ayak uydururken yaşadıklarına da sımsıkı sarılabiliyor bana göre… Zaman geçse de sahip olduklarının rengi hiç solmuyor. Ne renkse zarfının içi, yıllar geçse de o renk kalıyor. Yaşamak o zaman nasılsa aynen öyle devam ediyor aslında… Bütün çocukluklar biter, herkes hata yapar, bütün büyükler tek tek aramızdan ayrılır, yeni bebekler dünyaya gelir; her zamanki yatağında akar hayat sakin bir su gibi… O, aynı… Değişen, biziz. Değişmeyen taraflarımızı fark edip onlara sahip çıktığımız an, zaman dün gibi bugün de aynı tatlılık, sıcaklık, samimiyet, masumiyet ve güzellikle zarfımızın içine dolmaya ve bizim olmaya devam ediyor. Neydi, nasıldı, niçindi gibi sorular mânâsızlaşıyor. Biriktirmek istediklerimiz gün yüzüne çıkıyor.
Yüzüme gece yarısının güzel rüzgârı yıllar sonra yeniden değdiğinde kendi kendime, Seneye burada sokacağım ayaklarımı yeniden denize ve bu sefer de küçük kızım isterse kendi boyayacak zarfının içini o tanıdık maviye, dedim.
Hayatta biriktirdiklerimiz, yalnızca bizim seçtiklerimiz…
Hiç pişman olmuyorsak, zarfımıza koyduklarımız hâlâ bizimse ne mutlu bize…