Yazarlar, hem herkes gibi hem de hiç kimseye benzemeyen şekilde düşünür. Galiba bu sebeple de yazarlar. Biz de onları okuduğumuz zaman, yazdıklarında hem bizde var olanları hem de olmayanları bulduğumuz için okumayı seviyoruz. Onların yarattıkları dünyada, hiç bilmediğimiz hayatların içinde belki var olan, belki de hiç var olmamış kahramanların hayatlarına dokunuyoruz. Güzel bir karmaşa, tatlı bir dünya, öyle değil mi? Bu karmaşanın en güzel ve en özel türü, öykü… Yazmak zor, bazısını anlamak zor… Bu yazım, öykü okumak ve ilk defa yazmayı da denemekle geçiyor. Ben, deneme ve roman türlerini severim ama bu kitaplar, bu yaz yakaladı beni.
Öykünün büyülü dünyası…
Öykünün dünyası büyülü olmaz, bu özellik masala hastır, diye düşünebilirsiniz ama Engin Türkgeldi’nin ‘Orada Bir Yerde’ adlı kitabındaki öyküler hem egzotik, biraz fantastik çokça tanıdık… On öyküde; hızlı, baş döndürücü maceraların peşine takılıyor, bilmediğiniz dünyalara dalıyorsunuz. Yazar, aslında hekim… Birçok meslektaşı gibi, yaratıcılığını yazma üstünde de şekillendirmeyi seçmiş…Neden doktorlarda yazma becerisi bu kadar gelişmiştir, neden birçoğu yazmayı seçer, diye düşündüğüm olmuştur bazen. Galiba, inşaların hayatlarına bu kadar yakından bakma şansına sahip başka bir meslek erbabı olmadığı için, diye cevap bulduğumu biliyorum bu soruya kendimce… Onların hayatlarının yeniden başlamasına ya da hiç umulmadık bir zamanda ve beklenmeyen bir şekilde bitmesine çok yakından şahitlik edebildikleri için olsa gerek...
Hayata bakış açımızı değiştirmek…
İnsan, aklının ilerlediğini fark ettiği günden beri, hayatın anlamını arıyor. Bu anlam arayışı, bizi felsefeyle iç içe olmaya, onu keşfetmeye itiyor. Viktor Frankl, bir psikiyatr… ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabında aynı zamanda kurucusu da olduğu logoterapinin özelliklerini de anlatmış.
“Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir.” Yaşamın tarifini bu kadar güzel yapan bir başka cümle olabilir mi? Sadece bu cümleyi okumak bile bizi saatlerce anlam’ın ne olduğu üzerinde düşündürebilir. Düşünmeyi sevenler için bulunmaz bir kitap…
“Yalnızlığın anlatıldığı bir kitap…
Galiba en çok da yalnızlıktan korkuyor insan… Kendi yalnızlığının arka sokaklarında kaybolanların hikayelerini okumayı seviyor. Yalnızlık hem bir fobi hem de zevk sanki… Yalnızlık yüzünden acı çekmenin de tuhaf bir tadı var adeta. İnsan hem kaçmak istiyor tek başınalıktan hem de onun ta dibine dalmak… Tam da bu sebep yüzünden insanların yalnızlığına dokunan romanlar, öyküler ama en çok da şiirler yazılıyor hemen her gün…
Rose Tremaın, ‘Amerikalı Sevgili’ adlı öyküler toplamında, “insan ruhunun değişik bir yanını gözler önüne sererken farklı duyguları ve arzuları ön plana çıkarıyor. Londra’daki evinde, 1960’ların Paris’inde yaşadığı tutkulu aşkı hatırlayan Beth... Moskova’dan çok uzakta bir istasyon görevlisinin kulübesinde son nefesini veren yazar Tolstoy... Kızının bitmek bilmez taleplerinden uzaklaşabilmek için Kanada’da bir göl kıyısına yerleşen yaşlı bir baba... Muhteşem bir malikânede, gözüne kâhya Danni’yi kestiren esrarengiz Daphne du Maurier”den söz ediyor.
Çok güzel bir çeviri, çok sağlam insan hikayeleri… Kitap, yalnızlığında kaybolmuş insanların yaşadıklarını saklıyor sayfalarında…
Öykü, başka bir zenginlik… Dediğim gibi; onu yazmak da zor, anlamak da… Zaman zaman zor olanı da sevmiyor muyuz zaten?