Sahiden neden böyleyiz?
Yaklaşık on beş gündür düşünüyorum bunu…
Okullar kapanır kapanmaz tatile gittik. Güzel bir oteldi gittiğimiz yer, gerçekten hemen hemen her türlü etkinlik, alternatif vardı; her yaş grubuna hitap eden bir yerdi. Bütün otellerde olduğu gibi, yemekler istenirse açık büfeden yeniyordu. Bana kalsa kesinlikle istemem ama çocuk olunca işin içinde, hem onun sosyal becerisini geliştirmesi hem de damak zevkini fark etmesine yardımcı olmak için mecburen orada yemek yiyorduk.
Yine öyle yaptık.
Kardeşim, bu ne açgözlülüktür! Bu ne, ne kadar yersem kâr, düzeyinde bir kafadır insanlarda! İnsanın, insanlığını sorguladığı süreçlerden geçmemesi işten değil! Her yaştan, farklı kültürlerde misafirleri olan bir otelde; Türkler tek tek ayrılabilir mi sırf bu özelliklerinden dolayı? Hani, Cem Yılmaz’ın sahne gösterisinde açık büfelere yaklaşımlar üzerine hepimizi yerlere yatıran saptamaları vardı ya, tam da onu gördüm gözlerimle! Güler misin, ağlar mısın türünden bir deneyimdi.
Bir insan kahvaltıda ne yer ve ne kadar yer? Daha doğrusu ne kadar yiyebilir, sorusunu otelde kaldığımız süre boyunca her sabah kendime sordum. Ben, hayatımda böyle saçma tercihlerin yan yana geldiği tabaklar görmedim, insanın midesi bulanıyor. Evde ne yiyoruz sabahları? Evde yaptığınız mükellef kahvaltılarınızda ya da bir yere özellikle günü uzatmak için kahvaltıyı bahane ederek gittiğiniz yerlerde yediklerinizi düşünün, en fazla ne kadar yersiniz? Kaç çeşit peynir yersiniz? Kaç yumurta? Kaç dilim ekmek? Börek? Kek? Yer misiniz sahiden?
Herkesin kendi için alacağı o tek tabak; sofranın -sofra diyorum çünkü gördüklerim, asla bir kahvaltı masası mantığında oturulmuş masalar değildi- ortasında herkes için tepeleme doldurulmuş kaplar olmaktan ibaretti. Biri; çeşit çeşit peynirler, diğeri simitler, öteki belki de adını bile bilmedikleri farklı yiyeceklerden oluşan kaplar… Alınanların hepsinden azıcık yenip garsonların almasından sonra yerlerine yenileri getirilen kaplar…
Millet, denize giremiyor kahvaltı salonundan ayrılıp… Tam da Cem Yılmaz’ın dediği gibi tek kaygı var herkesin aklında: “Bitecek!” Bu düzen, hemen her öğünde tekrarlandı. Hepsinde, herkes; o gün sanki hiçbir şey yememişçesine, sanki oraya sadece yemek yemek için gelmişçesine sıralara girdiler; yanlış okumuyorsunuz, sıraya girdiler en çok ilgi gören yemekleri alabilmek için…Ellerinde boş tabaklarla, yüzleri asık, biraz gergin, çokça heyecanlı, mutsuz bir şekilde dakikalarca sıranın kendilerine gelmesini beklediler hem de -söylemesi ayıp- iki kalem pirzola için…
Bir kere daha gördüm ki böyle yerlerde sadece turistler, yiyecekleri kadar alıp hem yemeğin hem de mekânın tadını çıkarmaya ve tatilden zevk almaya bakıyor. Para verdim, karşılığını alabildiğim kadar alayım, açgözlülüğü onlara çok uzak çünkü her anlamda ‘tok’lar… Zengin de olsalar, muayyen bir düzende de olsa maddi olanakları, toklar… Bizler gibi sanki tatil bitince yemek de hatta hayat da bitecekmiş gibi yaşamıyorlar. Farkındalıkları yüksek… Üslupları, tavırları farklı; hepsi seçkin, olgun, nazik… Selam veriyorlar, öncelik tanıyorlar, güzel dileklerde bulunuyorlar… Biz neden, ne ara böyle olduk? Yemeğe doymayan, nezaketsiz, selamsız, kaba saba, düşüncesiz…
İnsanın içi sızlıyor çünkü biz, böyle bir millet değiliz. Değildik. Turistler için saydığım bütün özelliklere sahip insanların, akrabaların, dostların, komşuların arasında büyümüş biri olarak hep düşünüyorum. Asla böyle değildik. Hatta büyüdüğümde onun gibi olacağım, dediğim onlarca insan sayabilirim hâlâ aklımda olan… Hepsi zengin ya da okumuş da değildi bu insanların ama hepsi kişilikli, dikkatli, samimi, nazik, özenli ve gözü toktu. Sakince bekliyorlardı hayatın kendilerine getireceklerini…
Tanıdığım bu insanlar; böyle açık büfelerin olduğu yemek salonlarına girselerdi birbirlerine yol vermekten, öncelik tanımaktan, herhalde aç kalırlardı. Gülmeyin ama sahiden öyle… Sahiden, biz ne ara böyle olduk? Kime benzedik de bize ait güzel olan ne varsa üstü bu kadar kalın bir kabukla kapandı?