Ağustos ayı birçoklarımız için hayatın sakinlediği, yazlıkta ya da tatilde olduğumuz, kışın koşturmasında belki de zaman bulamadığımız için daha çok kitap okuduğumuz bir ay. Benim için de öyle. Aylardır rafta bekleyen, “bunu sakinleyince okurum” dediğim kitaplar tam bu haftalarda elime gelir. Basılı kitabı, ekranın getirdiği tüm kolaylıklara rağmen, hâlâ ekrandan okumaya ya da dinlemeye tercih edenlerdenim. Nedense uzun metinleri basılı okuduğumda daha iyi anlıyorum. Bilim de aynı noktayı işaret ediyor. Uzun metinlerin basılı okunduğunda daha iyi anlaşıldığını gösteriyor. Yine araştırmalar basılı kitapla ekranı karşılaştıran çalışmalarda çocuklar için asıl belirleyici olanın kâğıt değil, yanında birinin olması olduğu çıkıyor: yetişkinin araya girdiği basılı okuma, çocuğun tek başına yaptığı en zengin dijital okumadan iyi sonuç veriyor.
Ama bu yaz kıştan hazırladığım yığınım küçülmüyor. Zira Amerika'dan ziyarete gelen kızımın getirdiği kitaplara öncelik verdim. Keyifle okuduğum ilk kitap, ‘İnsanlar Kütüphanelerden Ne İster?’ başlıklı şeker bir gençlik kitabıydı.
Tam da kütüphaneler üzerine okurken, gazetelerde bir haberle karşılaştım.
Bir yapay zekâ şirketi — çalışmalarımda desteğine başvurduğum Claude'un arkasındaki Anthropic — ‘Project Panama’ kod adlı bir programla milyonlarca kitap satın almış. Hidrolik makinelerle sırtlarını kesmiş, sayfaları taramış, kalan kâğıdı geri dönüşüme yollamış. Şirket içi belgede tek cümleyle yazıyor: “Dünyadaki bütün kitapları tahrip ederek tarama çabası.” Hemen ardından: “bunu yaptığımızın bilinmesini istemiyoruz.”
Mahkeme yasal buldu. Gerekçe insanın soluğunu kesiyor: kitabı saklarsan elinde iki kopya olur, imha edersen bir tane kalır. Yani imha, işlemi yasal kılan şeydi. Taranan metinler de kimsenin göremeyeceği özel bir arşivde duruyor. Kütüphanelere, yazarlara, size ve bana kapalı.
Heine, 1821’de yazdığı bir oyunda, Granada’da Kur’an’ın ateşe atılışını anlatırken şu dizeyi kurmuştu: “Kitapların yakıldığı yerde, sonunda insanlar da yakılır.” 112 yıl sonra o cümle, kendi kitaplarının yakıldığı Berlin Meydanı’na kazınmıştı.
Anthropic'in ve sonrasında diğer yapay zekâ şirketlerinin yaptığını auto-da-fé’ye benzetmek belki biraz abartılı. Zira Engizisyon kitaptan korkuyordu. Korkmak bile bir tür saygıdır. Burada ise korku yok, öfke yok, düşmanlık yok. Sadece depolama maliyeti var. Kitap bir tehdit olduğu için değil, artık gereksiz bir kap sayıldığı için yok ediliyor. Bir kitabı öldürmek için onu yakmak gerekmiyormuş; hamura çevirmek de yetiyormuş. Hangisi daha ürkütücü, karar veremedim.
Oysa dünya şu anda tam ters yöne gidiyor.
İnsanlar sosyal medyayla başlayan, pandemiyle pekişen yalnızlaşmadan bunalmış olsalar gerek, bir araya gelmenin farklı yollarını arıyorlar.
Turizm sektöründe de yükselen bir trendden söz ediliyor: ‘readaway’, yani kitap okumak için gidilen tatil. Otellerde telefonlar kasaya kilitleniyor. Ekrandan kaçış hareketi, ironik biçimde, TikTok üzerinden örgütleniyor.
Son dönemde öne çıkanlar buluşma yöntemlerinden biri ‘sessiz okuma kulüpleri’. İstanbul'da da bulunan bu kulüpler altmıştan fazla ülkede iki bine yakın şubeye ulaşmış. Bir kafeye gidiyorsunuz, kendi kitabınızı çıkarıyorsunuz, tanımadığınız kişilerin yanında bir saat sessizce okuyorsunuz. Saatin sonunda dilerseniz oturup diğer isteklilerle kitaplarınız hakkında konuşuyorsunuz.
Yeni gibi duruyor. Ama değil.
Yeşiva geleneğinde hevruta diye bir yöntem varmış. Bunu bir zamanlar okumuştum ama adını bilmiyordum. İki kişi karşılıklı oturur, metni birlikte söker, yüksek sesle tartışır. Ortağın görevi size katılmak değil, argümanınızdaki çatlağı bulmaktır. Salon uğultuludur, çünkü herkes aynı anda itiraz eder.
1618'de Paris'te Marquise de Rambouillet mavi odasında yazarları toplamaya başladığında da benzer bir şey oluyordu — okul yıllarımdan aklıma düşen o Fransız salon geleneği. 1700’lerde yine Paris’te Madame Geoffrin haftada iki akşam, birini yazarlara birini sanatçılara ayırarak sofra kuruyor, Diderot'nun, Ansiklopedi'nin matematik bölümlerini hazırlayan d’Alembert’in ve şehri ziyaret eden yabancı seçkinlerin ağırlandığı bu sofralara servetinin önemli bir bölümünü harcıyordu. 1790'larda Berlin'de Henriette Herz ve Rahel Levin, Yahudi kadınlar olarak, şehrin bütün düşünürlerini kendi salonlarında ağırlıyordu. Kitap buralarda bir ürün değil, bir buluşma bahanesiydi.
İlginç bir detay da bilinen en eski kütüphaneden geliyor. Yunan tarihçi Diodoros'un aktardığına göre, II. Ramses'in Teb'deki kütüphanesinin kapısında şöyle yazıyormuş: Ruh için şifa evi.
Üç bin yıl sonra aynı nesne için kullanılan gerekçe: depolama alanından tasarruf.
Düşünmeden edemiyorum. Bir metnin taşıyıcısını yok etme yetkisi kimde? Bir kitabı kimsenin ulaşamayacağı bir belleğe kopyalayıp aslını hamur yapmak, o metni saklamak mıdır yoksa unutmanın en etkin biçimi midir?
Kızımın Amerika'dan getirdiği o kitap hâlâ masamda duruyor. İnsanlar kütüphanelerden ne ister diye soruyordu. Bu yaz ben de kendime aynı soruyu sordum ve cevabımın ‘aradığımı bulmak’ olmadığını fark ettim. Kütüphaneden istediğim şey, aramadığım bir şeyle karşılaşmaktı. Hiçbir arşiv bunu vaat etmiyor.
Belki de kitap ölecek mi diye sormayı bırakmak gerek. Belki de asıl soru, kendimize nasıl bir gelecek yazdığımız. Çünkü o gelecek, bugün bir rafın önünde durup uzattığımız elle yazılıyor.