Yıllar sonra, en küçük yaşlarımda geldiğim sahilde yazı geçiriyorum. Tatil gibi değil; yazlıkçı gibi. ‘Gibi’ de ne demek? İnsan uzun yıllar çalışırken bir yazlık bilincine erişemediyse, yazlıkçı olduğunda da kendini yazlıkçı olarak göremiyor galiba. Hemen bir ‘gibi’ yerleşiyor ismin peşine… “Yazlıkçı gibi”…
İzmir Çeşme’deyim; zamanında anneannemin yazlık evinin olduğu koyun başka bir ucunda. Annem İstanbul’un karmaşasında ve sıcağında eve kapalı kalmak yerine hemen her gün denize girsin diye başlayan ama beni Çeşme’nin lütuflarına, küçüklüğümün insanlarına (hiç değilse de bazılarına), geçmiş hafızanın dile gelmesine (kimbilir belki bir kitaplık malzeme bile çıkar buradan) ve yataktan denize düşmeye taşıyan bir yaz.
Geçen yaz bir aylığına geldiğimiz bu cennette bu yıl iki ayımızı geçirmek niyetindeyiz. Her anında yazlık bilincimi Çeşme'nin nasıl şekillendirdiğini hissettiğim günler yaşıyorum.
“Yataktan denize düşmek.” Aklımdan ve ağzımdan sürekli fırlarcasına çıkan bu düşünce… Bugüne kadar yazlık algımı Çeşme'nin oluşturduğunu hiç fark etmemiştim. Oysa durum tam olarak buymuş. Şimdi bu satırları yazdığım apartman dairesinin az ötesinde, denize ikinci sırada, bahçeli tek katlı bir evde otururdu anneannem. İlk gelişimde henüz bir yaşında bile değilmişim. O sefer miydi, yoksa bir sonraki yaz mıydı; altımdaki bezi gelir gelmez terk etmişim. Annem, bahçeye asılacağını bilerek kaynaya yıkana sararmış bezlerin yerine Çeşme’ye gelmeden hemen önce yenilerini aldığını, ancak benim onları hiç kullanmadığımı anlatıp durdu yıllarca. Büyümek, alt bezinden kurtulmak mıydı o günlerde benim için? Hatırlamıyorum. Ama ön bahçenin yer taşlarını, taşların arasından yükselmiş iki palmiyeyi -üç müydüler yoksa?- ve aralarına gerilen ip hamakta yatabilmek için ağabeyim ve kuzenlerimle kavgalarımızı hatırlıyorum.
Oysa hepi topu en fazla yedi yaşıma kadar, o da yılda sadece bir hafta geçirebilmiştim Çeşme'de. Yine de dünyanın neresine gidersem gideyim, kendimi orayı Çeşme yazlarıyla kıyaslarken buluyorum. Sabah hiçbir vesaite binmeden bikinim ve havlumla plaja ulaşabiliyor muyum? Uyanır uyanmaz yüzümü denizde yıkayabiliyor muyum? Kumu yeterince ince mi? Suyu aydınlık ve berrak mı? Adım başı sevdiklerimle karşılaşabiliyor, bir kapıda bir kahve içerken diğerinde dedikodu yapabiliyor muyum? Apartman dairesinde değil, bahçeli bir evde oturabiliyor muyum? Pazarın taze ot kokusu ve enerjik meyveleri ile beslenebiliyor muyum? Anlaşılan yazlıkçılık öğrenilen bir hâlmiş. Çocuklukta kurulan yazlık şablonu, yetişkinlikteki bütün seçimlerimizi sessizce yönetiyormuş.
Pazar sabahları -diğer günler gibi- uyanır uyanmaz soluğu denizde alan dört çocuk, bahçedeki kuyudan çekilen suyla tuzumuzdan arınır, bizi bekleyen kahvaltı sofrasına kurulurduk. Pazar sabahlarının diğer günlerden farkı, tam sofraya oturduğumuzda dedemin, elinde taze kızartılmış İzmir lokmasıyla bahçe kapısından girmesiydi. Çeşme'deysem, hele de günlerden pazarsa, kahvaltının eş anlamlısıydı neredeyse lokma benim için. O lokmacı yok artık. Lokma da Çeşme'de akşamüstlerinin ve gün batımlarının lezzeti olmuş.
Sadece lokmanın saati değil birçok şey değişmiş Çeşme'de. Anneannemin sade yaz evi yıkılmış, yerine lüks bir başkası inşa edilmiş. Ama sokak boyunca ağaçlar aynı sanki; halk plajına yürüyüş aynı duygu. İnsanlar farklı. Sadece biz değil, sevdiklerimiz de taşınmış buralardan; kimi Çeşme'nin biraz daha uzak köşelerine, kimi başka ülkelere…
Biz yine yataktan denize düşüyoruz, evet. Biz yine kalanlarla buluşup eskiyi konuşuyoruz. Ben yine aile hikayelerini toplamaya bakıyorum. Yıldan yıla birdenbire birisi daha önce dile gelmemiş bir bilgi kırıntısı döküyor ortaya. Evet Çeşme değişmiş. Çeşme büyümüş. Artık daha çok araç trafiği var. Lokmanın saatinin değişmesi gibi, kumrunun da lezzeti değişmiş. Bardacığın da lezzeti biraz değişmiş olsa gerek. Ama yine de özlemle bekliyoruz sezonun açılmasını, binlerce tanesinin içinde Çeşme’nin kokusunu alabilmek için. Ve heyecanla yazıyorum bu satırları, geçmişin minik hafızasını geleceğe miras bırakabilmek adına. Belki de artık ben ‘gibi’siz bir yazlıkçıyım.
Bir de merak ediyorum, her yıl aynı sahile, aynı koya dönen sizlerin hafızasında yazın bir keşif değil de bir ritüel olmasını sağlayan hangi detaylar öne çıkıyor? Ya da hangi anları, hangi anıları taşıyorsunuz geçmişten bugüne, belki de gelecek için bugün yerleşmeyi seçtiğiniz yeni koylara? Hangi çocukluk halleri belirliyor yeni ev seçimlerinizi?