Kırkıncı Oda masalını sanırım hepimiz biliyoruz. Farklı geleneklerde, farklı yazarların kaleminden sıkça işlenmiş olmasına karşın, tüm bu masallar benzer bir iletiyi taşıyor. Unutmuş olanlar için kısaca anımsatacak olursam: Kahramanın konaklamak için geldiği saray ya da konakta kırk oda vardır. Kendisine bütün kapıların anahtarı verildikten sonra otuz dokuz odaya istediği zaman girebileceğini, ancak kırkıncı odanın ona tümüyle yasak olduğu söylenir. Kahraman, bir süre bu yasağı çiğnemekten kaçınır. Sonradan merakı iradesinden daha üstün gelir ve nasılsa bir gün kırkıncı odayı açar. Kahramanın o odada yaşadıkları masalın temelini oluşturur. Benim ilgimi çeken, masalın sonuçları bir yana, getirilen bir yasağın, o insanın üstündeki etkisi ve gösterdiği davranışlardır.
Bu konu, zaman zaman yazarlar kadar şairlere de esin kaynağı olmuştur. Nitekim Cahit Sıtkı Tarancı, yine Kırkıncı Oda başlığıyla bir şiir yazmıştır. İlk dörtlüğü şöyle:
“Kırkıncı odanın kapısındayım;
Ne varsa bu kapı arkasındadır.
Açsam, ya açmasam kaygısındayım;
Aklım iki cihan arasındadır”
Ben sanat ve edebiyata konu olan “Kırkıncı Oda” imgesinin yer aldığı yapıtlardan çok, onların bende çağrıştırdıkları üstünde durmak istiyorum.
Her yaş dönemimizde ve her alanda hepimiz benzer davranışlarda bulunuyor ya da bu etkileri çevremizde görüyoruz. Önümüze bir engel, bir sınır ya da bir yasak konulduğunda onu aşma gereksinimimiz olmasa bile, aklımız sürekli oraya takılıyor. Engellenen kırkıncı oda gibi, o kapının arkasında ne olduğunu araştırma merakı, bilinmeyeni öğrenme tutkusu, bizi o yasaklara karşı gelmeye yöneltiyor. Hani çocuklarımıza şunu ya da bunu yapma dediklerimizi nasıl göz ardı ettiklerini, inadına yapmaya çalıştıklarını bildiğimiz gibi… Yine Kutsal Kitapta yer alan öyküde, Âdem ve Havva’nın yasaklanan bilgi ağacının meyvesini yemeleri yüzünden cennetten kovulmuş olmaları gibi…
Her yasak, mutlaka bir kuşkuyu, bir araştırma tutkusunu da beraberinde getiriyor, aklımız sürekli o konuya takılıyor.
Büyük İskender önemli bir karar verme aşamasında oldukça huzursuzmuş. Ona geleceği kesin olarak söyleyebilen bir kadından söz etmişler. Sanatını ona da öğretmesi için kadını bulup yanına getirmişler. Kadın büyük bir ateş yakmasını ve çıkan dumandan, bir kitaptan okur gibi geleceği okuyabileceğini söyledikten sonra İskender’i uyarmış. Dumana bakarken sağ gözü olabilir, ama kesinlikle bir timsahın sol gözünü aklından geçirmemeliymiş. Bu söz üzerine İskender, geleceği öğrenmekten vazgeçmiş.
Bize bir şeyi aklımıza getirmeyi engellediklerinde, sanki o nesneye, o insana ya da o kavrama odaklanıyor, ondan başka hiçbir şeyi düşünemiyoruz. Sıradan merak ettiğimiz olaylar yalnızca bizim irademizi sınayabilir; oysaki bu ilgiyi bilim ve sanatta bir eyleme dönüştürdüğümüzde, yaratıcı bir insan olmanın da onurunu kazanmış oluyoruz.
Demem o ki, kırkıncı odayı her zaman olumsuz anlamda düşünmeyelim!