Yaz mevsimiyle birlikte Bodrum ve Alaçatı yine magazin objektiflerinin en uğrak adresleri oldu. Her gün onlarca sosyal medya fenomeninin, influencer’ın ve ünlü ismin plaj görüntüleri haber sitelerine düşüyor.
Ve ilginçtir… Instagram’da gördüğümüz kişiyle objektife yakalanan kişi çoğu zaman aynı insan olmuyor.
Sosyal medyada milimetrik bele, pürüzsüz bacaklara, kusursuz kalçalara ve tek gram yağ fazlası olmayan bir bedene sahip olduğunu düşündüğümüz isimler; filtrelerden, pozlardan ve Photoshop’tan uzak kaldıklarında aslında hepimiz kadar gerçek görünüyor.
Selülitleri var. Karınları oturunca katlanıyor. Bacakları sıkınca birbirine değiyor. Ciltlerinde lekeler var. Yani… İnsanlar.
Bu karakterler milyonlarca takipçiye yalnızca hayatlarını değil, ‘kusursuz beden’ algısını da pazarlıyor. Öyle bir dünya sunuyorlar ki, sanki mükemmel görünmek normalmiş, sanki hiçbir kadının göbeği çıkmıyormuş, sanki herkes sabah uyandığında bile filtreliymiş gibi…
Oysa gerçek hayat öyle değil. Ve bu sahte kusursuzluk, en çok da kendini arayan gençleri vuruyor.
Henüz gelişim çağındaki bir genç kız, ekranında gördüğü o dümdüz karna sahip olamayınca kendini yetersiz hissediyor. Aynaya baktığında kusur aramaya başlıyor. Diyetler, estetik kaygılar, özgüven problemleri peş peşe geliyor. Üstelik bu yalnızca gençlerle de sınırlı değil. Kırklı yaşlarında bir kadın da “Ben neden böyle görünmüyorum?” diye kendini sorgulayabiliyor. Doğum yapmış, çalışan, hayatın yükünü omuzlayan kadınlar; bilgisayarda inceltilmiş bir bele bakıp kendi bedenleriyle kavga etmeye başlıyor. Sosyal medyanın en tehlikeli yanı tam da bu. İnsanlar artık başkalarının gerçek hayatına değil, dijital olarak düzeltilmiş versiyonlarına özeniyor.
Sonra yaz geliyor… Bodrum’da, Alaçatı’da, Çeşme’de objektifler aynı isimleri makyajsız, filtresiz ve Photoshop’suz yakalıyor. Bir bakıyoruz ki aylarca “mükemmel vücut” diye pazarlanan beden, aslında bizimkinden çok da farklı değilmiş. Ben buna üzülmüyorum, tam tersine rahatlıyorum.
Çünkü o fotoğraflar bize şunu hatırlatıyor: Normal olan kusursuzluk değil, gerçekliktir. Belki de artık sosyal medyada biraz daha dürüst olmanın zamanı gelmiştir.
Filtre kullanmak elbette herkesin tercihi olabilir. Kimsenin kusurunu sergilemek zorunda olduğunu da düşünmüyorum. Ancak gerçek olmayan bir bedeni, doğal görünüyormuş gibi sunup bunun üzerinden ürün satmak, güzellik standardı oluşturmak ve milyonlarca insanın kendini yetersiz hissetmesine istemeden de olsa katkıda bulunmak sorgulanması gereken bir durum.
Çünkü kusursuz beden diye pazarlanan şeylerin büyük bir kısmı aslında bir ekranın içinde var oluyor.
Gerçek hayat ise plajda başlıyor. Ve gerçek hayatta hepimiz birbirimize sandığımızdan çok daha fazla benziyoruz.
Kartlar güçlü ama jestler zayıf!
Sosyal medya fenomeni Sibil Çetinkaya, kuzeni Derev Clara Kösedağ'ın Mikonos'taki bekarlığa veda partisinden yaptığı paylaşımlarla gündem oldu.
Çetinkaya, 20 kişilik arkadaş grubuyla yaptıkları tüm harcamaları bir uygulama üzerinden takip ettiklerini, kimin ne ödediğini sisteme girdiklerini ve tatilin sonunda herkesin birbirine borcunu “Alman usulü” ödediğini anlattı.
Açıkçası şaşırdım.
Yanlış anlaşılmasın; kimsenin parasını nasıl harcadığı bizi ilgilendirmez. Ama maddi anlamda hiçbir sıkıntısı olmadığını düşündüğümüz, lüks tatiller yapan, en pahalı restoranlarda yemek yiyen insanların bile her kahveyi, her market alışverişini tek tek hesaplayıp bölüştürmesi bana biraz fazla mekanik geldi.
Orta halli insanların bunu yapmasını ise son derece doğal buluyorum. Hayat pahalı. Herkes bütçesini düşünmek zorunda. Arkadaş gruplarında kimsenin yükün altında kalmaması için harcamaların eşit paylaşılması gayet makul ve hatta sağlıklı bir yöntem. Bu sayede kimse mahcup olmuyor, kimse de sürekli hesabı ödeyen taraf hâline gelmiyor.
Fakat konu kadın-erkek ilişkilerine geldiğinde biraz daha farklı düşünüyorum. Uzun zamandır sayfalar boyunca tartıșılan bir konu. Kendi adıma özellikle ilk buluşmada hesabı erkeğin ödemesini hâlâ zarif bir jest olarak görüyorum. Bunun maddiyatla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bu, “kadın ödeyemez” anlamına da gelmiyor. Aksine, ince düşünülmüş küçük bir nezaket gösterisi. Bana göre aynı zamanda yıllardır toplumda yer etmiş bir görgü kuralı.
Sonrasında çiftler elbette kendi düzenlerini kurar. Hesabı paylaşırlar, sırayla öderler ya da ortak bütçe oluştururlar. Bunların hepsi tamamen kişisel tercihtir. Ama ilk izlenim dediğimiz şey bazen küçücük ayrıntılarda gizlidir.
Bunu söylediğim için sosyal medyada linç edilme ihtimalimin farkındayım. ‘Eşitlik’ tartışmaları arasında bu görüş eski kafalı bulunabilir. Ama ben yine de centilmenliğin modasının hiç geçmediğine inanıyorum.
Kapımızın önüne kadar gelip bizi almak, sandalyemizi çekmek, elinde bir demet çiçekle gelmek ya da ilk yemekte hesabı zarifçe üstlenmek… Bunlar büyük maddi fedakârlıklar değil; karşısındaki insana “Sen benim için değerlisin” hissini veren küçük ama anlamlı davranışlar. Kabul edelim… Kendimizi özel hissettiren insanların kalbimizde bıraktığı iz, söyledikleri sözlerden çok daha uzun ömürlü oluyor.