İnsanlık Ay’a gitti. Yapay zekâ geliştirdi. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucuyla konuşabiliyoruz. Ama işin ilginç tarafı şu ki, üç bin yıl önce anlatılmış bir hikâyeyi hâlâ büyük bir heyecanla bekliyoruz. Christopher Nolan’ın yeni filmi ‘The Odyssey’ daha vizyona girmeden milyonlarca insanı heyecanlandırıyor. Peki neden?
Neden hâlâ Odysseus’u konuşuyoruz? Neden Achilleus’un öfkesi, Medusa’nın laneti, Prometheus’un isyanı ya da Troya’nın trajedisi bizi bu kadar derinden etkiliyor?
Çünkü insan değişiyor ama insanın hikâyesi değişmiyor.
Bugün ‘mitoloji’ dediğimiz şey aslında insanlığın ilk psikoloji kitabı, ilk siyaset teorisi, ilk savaş analizi ve ilk kişisel gelişim rehberidir. Antik Yunan mitolojisi bize tanrıları değil, insanı anlatır.
Yaklaşık 2800 yıl önce Homeros’un kaleme aldığı düşünülen Odysseia destanı, yalnızca eve dönmeye çalışan bir adamın hikâyesi değildir. O, savaşın insan ruhunda bıraktığı izleri, kaybetmenin acısını, sabretmeyi, baştan çıkarmalara direnmeyi ve insanın kendisini bulma yolculuğunu anlatır.
Aslında Odysseus’un hikâyesi, hepimizin hikâyesidir.
Bugün kariyer uğruna şehirler ve ülkeler değiştiriyoruz. Aidiyet duygumuzu kaybediyoruz. Sosyal medyada milyonlarca insanın arasında yapayalnız hissediyoruz. Kendimize ait bir ev, bir hayat ve bir anlam arıyoruz. Odysseus da bundan tam üç bin yıl önce aynı şeyi arıyordu.
Belki de bu yüzden onu bu kadar iyi anlıyoruz.
Dünyanın en büyük film serilerine baktığınızda Homeros’un izlerini görürsünüz. Star Wars’tan Harry Potter’a, Lord of the Rings’ten Gladiator’a kadar bütün büyük kahraman anlatıları aynı yolculuğu takip eder.
Joseph Campbell’ın ortaya koyduğu ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ teorisi bunu çok güzel anlatır. Kahraman evinden ayrılır, sınavlardan geçer, kaybeder, yeniden ayağa kalkar ve sonunda dönüşür. George Lucas, Star Wars’u yaratırken bu teoriden ilham aldığını yıllar önce söylemişti.
Yani Luke Skywalker’ın da Odysseus’a, Frodo’nun da Achilleus’a biraz borcu var.
Bir başka ilginç gerçek ise şu…
Birçoğumuz Antik Yunan mitolojisini yalnızca Yunanistan’a ait zannediyoruz. Oysa Homeros’un yaşadığı yer konusunda en güçlü adaylardan biri İzmir. Troya ise bugün Çanakkale sınırları içerisinde. Pergamon, Assos, Efes ve Halikarnassos bu büyük hikâyelerin geçtiği coğrafyanın önemli parçaları.
Bugün Christopher Nolan’ın milyonlarca dolarlık bütçeyle sinemaya taşıdığı hikâyelerin önemli bir kısmı Anadolu topraklarında şekillendi.
Bu nedenle bu hikâyeler yalnızca Batı medeniyetinin değil, bizim kültürel mirasımızın da bir parçasıdır.
İşin daha da ilginç tarafı, yapay zekâ çağında yaşamamıza rağmen insanların yeniden mitolojiye dönüyor olması…
Stephen Fry’ın mitoloji kitapları dünya çapında milyonlar satıyor. Harvard ve Oxford’da Antik Yunan mitolojisi dersleri hâlâ en çok tercih edilen dersler arasında yer alıyor. Stoacılık yeniden popülerleşiyor. Silikon Vadisi’nin CEO’ları Marcus Aurelius okuyor.
Neden?
Çünkü teknoloji bize “Nasıl?” sorusunun cevabını veriyor.
Mitoloji ise “Neden?” sorusunu soruyor.
Bugün sahip olduğumuz bütün teknolojik imkânlara rağmen hâlâ mutluluğun ne olduğunu bilmiyoruz. Hâlâ savaşları durduramıyoruz. Hâlâ sevmeyi, kaybetmeyi ve affetmeyi öğrenmeye çalışıyoruz.
İnsanlık tarihinin en büyük paradokslarından biri de bu zaten.
Mars’a gitmeyi planlayan insan, hâlâ kendisine nasıl döneceğini bilmiyor.
Belki de bu yüzden Odysseus’un hikâyesi hiç eskimiyor. Çünkü onun yolculuğu İthaka’ya değil, kendisine yaptığı yolculuktu.
Ve belki de Christopher Nolan’ın yeni filmi bize şunu yeniden hatırlatacak:
İnsanlığın en büyük keşfi ne ateşin bulunmasıdır ne internetin icadı ne de yapay zekânın ortaya çıkması…
İnsanlığın en büyük keşfi, insanın kendisini keşfetmesidir.
Odysseus 20 yıl boyunca eve dönmeye çalıştı.
Biz ise ömrümüz boyunca kendimize dönmeye çalışıyoruz.
Belki de üç bin yıldır değişmeyen tek şey budur.