Sakız'dan Tunus'a uzanan bir hayat: Mustafa Haznedar ve tarihin acı ironisi

Selin BARLAS Köşe Yazısı
22 Temmuz 2026 Çarşamba

Sosyal medyanın en büyük handikaplarından biri, uzun ve karmaşık tarihsel hikâyeleri birkaç cümleye sıkıştırmasıdır. Son günlerde dolaşıma giren bir paylaşımda şu ifadeler yer alıyor:

“Sakız Adası’ndan köle olarak alınan bir Rum çocuk, yıllar sonra Tunus’un başbakanı oldu.”

İlk bakışta kulağa bir roman kurgusu gibi geliyor. Oysa bu cümle, 19. yüzyıl Akdeniz tarihinin bütün çelişkilerini içinde barındıran gerçek bir yaşam öyküsünün kısa özeti.

O çocuğun adı Georgios Halkias Stravelakis’ti.

Tarih onu ise Mustafa Haznedar olarak yazacaktı.

1817 yılında Sakız Adası’nda doğan Georgios’un hayatı, henüz beş yaşındayken altüst oldu. 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ege’deki en zengin ticaret merkezlerinden biri olan Sakız Adası da çatışmaların içine sürüklendi.

Mart 1822’de Yunan isyancıların adaya çıkması üzerine Osmanlı yönetimi sert bir askerî müdahalede bulundu. Tarihe ‘Sakız Katliamı’ olarak geçen olaylarda on binlerce insan yaşamını yitirdi; on binlercesi ise esir alındı.

Avrupalı tarihçilerin çoğu, yaklaşık 20 ila 30 bin kişinin öldüğünü, 45 binden fazla insanın köleleştirilerek imparatorluğun farklı bölgelerine gönderildiğini belirtiyor.

Georgios da o çocuklardan biriydi.

Babasını kaybetti, ailesinden koparıldı ve köle olarak satıldı.

Önce İstanbul’a, ardından Kuzey Afrika’ya uzanan zorlu yolculuğu, onu Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinden çok uzaklarda, Tunus Beyliği’nin saray çevresine taşıdı.

Bugünün ulus devlet anlayışıyla bakıldığında bu hikâyeyi anlamak zor.

Çünkü 19. yüzyıl Akdeniz’i, keskin sınırların ve katı kimliklerin dünyası değildi.

Tunus, hukuken Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olsa da Hüseynî Hanedanı tarafından yönetilen geniş ölçüde özerk bir beylikti. Saray çevresinde yetiştirilen köle kökenli gençlerin devlet kademelerinde yükselmesi ise istisnai değil, köklü bir geleneğin parçasıydı.

Georgios da bu sistem içinde eğitim gördü.

İslamiyet’i kabul etti, Mustafa adını aldı ve mali işlerde gösterdiği başarı nedeniyle ‘Haznedar’ unvanıyla anılmaya başladı. Farsça kökenli bu unvan, ‘hazinenin sorumlusu’ anlamına geliyordu.

Zamanla yalnızca mali işlerin değil, devlet yönetiminin de en etkili isimlerinden biri hâline geldi.

1840 yılında Tunus Beyi Ahmed Bey’in kızı Lalla Kmar ile evlenmesi, onun saraydaki konumunu daha da güçlendirdi.

1855’te ise Tunus Beyliği’nin başbakanlığına getirildi.

Yaklaşık 18 yıl boyunca sürdürdüğü görev sırasında Tunus’un modernleşme çabalarına yön verdi. Yeni idarî kurumlar oluşturuldu, askerî reformlar hayata geçirildi, bürokrasi yeniden düzenlendi.

1861 yılında Tunus, İslam dünyasının ilk yazılı anayasalarından birini kabul etti.

Ancak tarihin hemen her döneminde olduğu gibi, modernleşmenin de bir bedeli vardı.

Reformların finansmanı için Avrupa bankalarından alınan yüksek faizli krediler, Tunus ekonomisini ağır bir borç yükü altına soktu.

Fransız, İngiliz ve İtalyan sermayesi ülke üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olmaya başladı.

1869 yılında Tunus’un mali yapısı çöktü ve ülkenin gelirleri, yabancı alacaklıların denetimine bırakıldı.

Birçok tarihçi, bu süreci 1881’de Tunus’un Fransız himayesine giden yolun başlangıcı olarak değerlendiriyor.

Mustafa Haznedar ise mali kriz, yolsuzluk suçlamaları ve artan siyasi baskılar nedeniyle 1873 yılında görevden ayrıldı.

Ardında ise yalnızca başarılarla dolu bir kariyer değil, tartışmalı bir miras bıraktı.

Bugün onun hikâyesini sadece ‘kölelikten başbakanlığa yükselen adam’ başlığıyla okumak eksik kalır.

Çünkü Mustafa Haznedar’ın yaşamı, aynı zamanda imparatorlukların, savaşların, zorunlu göçlerin ve değişen kimliklerin hikâyesidir.

Sakız Adası’nda doğan bir Rum çocuğu, Tunus’un en güçlü devlet adamlarından birine dönüşmüştü.

Peki, onu tanımlayan neydi?

Doğduğu topraklar mı?

Kaybettiği geçmişi mi?

Yoksa içinde yaşadığı yeni dünyanın ona biçtiği rol mü?

Bugün kimlikleri tek boyutlu kalıplara sıkıştırmaya çalışan bir çağda, Mustafa Haznedar’ın hikâyesi bize tarihin çok daha karmaşık olduğunu hatırlatıyor.

Çünkü bazen insanın kaderini doğduğu yer değil, tarihin acımasız rüzgârları belirliyor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün