Geçtiğimiz hafta Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi kapsamında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki resmi resepsiyonda 36 dünya liderlerinin Mehter Marşı ve Mehteran Takımı eşliğinde karşılanması gerek sosyal medyada gerekse de uluslararası basında büyük yankı uyandırdı. ABD Başkanı Donald Trump'ın Mehteran Birliği'nin performansına gösterdiği ilgi ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in ‘Ceddin Deden’ Marşı çalındığı sırada alana giriş yapması sosyal medyada en çok paylaşılan anlar arasında yer aldı.
Mehter marşları, Osmanlı Devleti'nde askerin moralini yüksek tutmak, düşmana korku salmak ve savaş psikolojisini yönetmek amacıyla çalınan coşkulu eserlerdir. En bilinen örneklerinden biri olan Ceddin Deden Marşı, geçmişin kahramanlıklarını vurgulayarak vatan sevgisini aşılar, düşmanı kahretmeyi amaçlar. Birçok mehter marşının bestesi orijinal haline sadık kalınarak Cumhuriyet döneminde İsmail Hakkı Bey ve Ali Rıza Şengel gibi müzisyenler tarafından yeniden düzenlendi. Asıl Osmanlı mehteri, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla birlikte II. Mahmut tarafından lağvedilmiş ve bir dönem tarihe karışmıştır. Mehter yerine Batı tarzı askeri bando olan Mızıka-i Hümayun kurulmuştu.
Çocukluğumda ilk mehter konserine Harbiye Askeri Müzesi’nde katılmıştım. Nedeni bilinmez sonralarında bir keresinde Fransızca hocamı da davet edip, bitiminde onda bıraktığı etkiyi sormuştum. Kendisi de kibarlıkla favori müziği olmadığını söylemişti.
NATO Zirvesi’nde mehter takımını dinlemekten bir Türk Musevi’si olarak gurur duydum. Nitekim, günümüzde neredeyse kebapçı açılışında bile mehter takımı getirmeye çalışan, sabah programlarında ‘Ver mehteri’ gibi imalarda bulunanlar bir yana mehter bizim Selçuklu’ya kadar uzanan 1000 yıllık geleneğimizdir. Nasıl ki, meyhane, turistik etkinlik gibi ortamlarda elimizde Onuncu Yıl Marşı, İzmir Marşı çalıp onu değersizleştirmek yanlış ise bu derece görkemli bir açılışta bizim köklü geleneğimizi yansıtmak da bir o kadar doğrudur.
Geçmişimiz ve tarihimizin her dönemiyle ne kadar barışık olursa yurt dışına karşı o kadar güçlü oluruz. Miçotakis’in alana girişi rahmetli Kemal Sunal’ın ‘sahte kabadayı’ filmindeki haline benzetilip sosyal medyada bolca ti’ye alınsa da, aynı günlerde Harbiye Açık Hava Tiyatrosu Cemil Topuzlu sahnesi Yunanistan’ın sevilen pop ve laïko sanatçısı Konstantinos Argiros’un Yunanca şarkıları ile sallandı. Repertuvarında ‘Eleftheros’, ‘S’ Agapao Giati’ isimli çok bilinen şarkılarının yanında Sıla ile Türkçe düet yapması da büyük ilgi uyandırdı.
Bir taraftan ulusal basında Yunan başbakanına giydiren bir kitle öte yandan Harbiye Açıkhava’yı iki gün hınca hınç doldurup “Olympos’tan Apollon yeryüzüne indi! Yunan Tanrıları gerçekmiş!” yorumu yapıp Argiros’u bağrına basan, kardeş iki toplumun şarkılarla yakınlaştıran bir kültür coşkusu… Bu sahneleri görüp haberleri okuyan biri ister istemez “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” diyecektir.
Geçtiğimiz hafta içi bindiğim bir takside, gayri ihtiyari sohbet ettiğim taksi şoförü, sohbetin ortasında “Şu çifte pasaportlular var ya ağabey! Bu Yahudiler kanseri bulan ve panzehrine de bilenler... Biri bir sabah ağzından kaçırdı, her sabah aç karnına kaya tuzu yiyorlarmış! Bak sen de dene” deyince ne cevap vereceğimi şaşırdım.
Toplumca kafa karışıklığı bu seviyede…
Haluk Levent’in gözaltına alınması ve iddialarla birlikte yaşanan süreç her mahalleye takım tutar gibi parti tutmanın, sadece diğerine yar olmasın diye hareket etmenin ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha göstermiştir. Dilerim, toplumsal kutuplaşmanın bizlere nasıl zarar verdiğini, güveni azaltıp gerilimi nasıl arttırdığını anlayabiliriz.