Yolumun üstünde sıkça geçtiğim bir görüntüleme merkezi vardır. Tam karşısında da küçük terasında birkaç masası olan, fırsat buldukça uğradığım bir cafe yer alır. Kahvesi mükemmel, personeli güler yüzlüdür.
Cafeye yaklaşık her gidişimde, karşı merkezde çalışan aynı kişiye rastlarım. Mekânın müdavimi olmaktan öte, evindeymiş gibi rahat, ‘ben bilirim’i bol, hafif küstah mizaçlıdır. Yalnız kalmaktan hoşlanmadığı için karşısına bir-iki kişi alır, konuşmaya başlardı.
Masalar birbirine yakın olduğundan sohbetlerine tanık olurduk.
Önceleri hangi konumda bir çalışan olduğunu kavrayamadım. ‘Getir götür’cüye benzemiyordu. Yönetici kadrosunda değildi. Tıp adamı hiç değildi. Görüntüleme merkezi onkoloji dalında hizmet veriyordu.
Komşu ‘onkolog’ telefon her çaldığında sırtını dikleştirir, bilgiç tavrıyla, “Efendim önce gelip kaydınızı yaptıracaksınız. Sonra ‘gereken’ tetkikler yapılacak. Ardından merkez sizi uzman doktorlara yönlendirecek. Randevuyu da biz sağlayacağız. Prosedür böyle” diye bilgilendirirdi.
Bir başka günün konusu, komşunun akrabasının rahatsızlığıydı. Uzmanımız(!) “Abi durum karışık, kolon kanserine benziyor. Devlet hastaneleri bu açıdan daha donanımlı; iyisi mi sana Cerrahpaşa’dan filanca profesöre randevu alayım. Birkaç güne haber veririm” tavsiyesinde bulunuyordu.
Bilmediği, ulaşamadığı doktor yoktu. Bir gün yine aynı bitişik masada otururken, ‘komşu’ diye hitap ettiği eşime, “Abim bir sıkıntın olursa çekinme, hangi doktora gitmek istersen, yardımcı olurum” önerisinde bulundu.
İçimdeki kızgınlığı uzun süre üstümden atamadım. Sade/dürüst vatandaş olarak hastalanınca doktora randevu almakta zorlanalım; öte yanda birileri ‘aracı kurum’ misali eli, kolu her yere uzanıp işi halletsin.
Ne yazık ki, başka birçok konuda olduğu gibi, kurallar, kuralsızlık üzerine kurulu. ‘Koy üç, beş kuruş cebine işin hallolsun’ yöntemi maalesef hala geçerliliğini koruyor.
Temmuz başında aradığım bir uzman şubat ayına randevu verince hasta kişi ne yapar? Araya tanıdıklar girer ve konu hallolur.
Bir doktorun altı ay sonrasına randevu vermesinin veya vermek istememesinin mutlaka geçerli nedenleri vardır. İşi kişiselleştirmek istemem ancak altı ay sonrasına randevu veren bir uzman genelde ‘en iyi’si değildir. Her zaman ‘daha iyi’leri vardır.
↔↔↔
Görüntüleme merkezi çalışanlarının anlatılarına göre yurt dışıyla yapılan bağlantılar, COVID dönemine kadar tıkır tıkır işlemiş. Sonrasında, özellikle Ortadoğu ülkelerinden gelen hasta sayısı giderek azalmış.
Kara mizah örneği, personelden biri, “İşimden çok memnunum. Bütün gün boş boş oturuyorum” deyip kahvesini içmeye devam etti.
↔↔↔
Şehrin ara sokaklarından sonra Ada vapuruna binip deniz tarafında kitap okuma hayaliyle oturdum. Bütün Adalara uğraması benim için zaman kaybı değil tam tersine huzur arayışıydı. Belki yunuslara da rastlardım.
Hayal kurmak ruhu arındırır. Görüş ve bakış açısını dengeler.
Neredeeee?
Vapur 15 dakika içinde tıka basa doldu. Böylesi bir kalabalık nasıl bir araya gelmişti?
Bağıran, çağıran, pusette ağlayan, cep telefonundan başını kaldırmayıp bir büyüğüne yer vermeyenler, darbuka çalan iki müzisyene “Ne hakkınız var, kafamızı şişirmeye?” diye yüksek perdeden bağıran teyze ile “Taze portakal suyu isteyennn…” sesleri birbirine karışınca yunuslar Marmara’dan kaçtı. Renkli hayallerim siyah-beyaza dönüştü.
Kınalı’yı geçtikten sonra ayakta kalmayı göze alarak açık havaya çıktım. Oradaki senfoni bir başkaydı. Yolcuların attığı simit parçalarını havada yakalamaya çalışan martı sesleri ayrı bir orkestrasyondu.
Ne derseniz deyin martı sesleri insan sesinden daha uyumlu ve birbirini koruyan yapıya sahipler.
Sağlıkla kalın.