Ölüm gerçeği

Avram VENTURA Köşe Yazısı
8 Temmuz 2026 Çarşamba

Babamın ölümünün üstünden kırk yıl geçti. Zaman zaman onu sözleriyle, yaşanan kimi olaylarla anıyor olsam da bugünlerde bitirdiğim bir kitap babamı daha çok düşünmeme yol açtı. Ünlü Bulgar yazar Geogri Gospodinov’un ilgiyle okuduğum Bahçıvan ve Ölüm romanından söz ediyorum. Yazar, babasının son anlarını anlattığı bu kitabında, hayatı olduğu kadar ölümü, sevgiyi, tutulan yası içtenlikle dile getiriyor. Bir roman kurgusu içinde geçen bu anlatı kimi satırlarında beni gülümsetirken, kimilerinde de durup düşünmemi sağladı. Kitabın beni etkileyen ayrıntılarına girmeden, yalnızca dikkatimi çeken bir paragrafını paylaşmak istiyorum:

“Çocukluk dikeydir. Boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, her şey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır.”

Yazar, hayatı yatay ve dikey olarak tanımlarken ilginç bir yaklaşım sergiliyor. Özellikle insanın yaşlılıktaki yatay yaşamından ölüme geçişi… Her birimiz bulunduğumuz yaş dönemine göre bu satırlara bir anlam yükleyebiliriz.

Bu konuya yoğunlaşmışken şairlerin, yazarların ölüme nasıl yaklaştıklarını, bunu dizelerine ya da kurgularına nasıl yansıttıklarını düşünüyorum. Bu olayı gözlemlemek kadar, duyumsamak, yaşamak bir yazar için kuşkusuz en etkili deneyimdir. Bir okur olarak da yazarın anlatımına odaklandığımızda, kendi yaşamımızı ve sevdiklerimizi bu tema üzerinden düşünmeye başlarız.

Öncelikle ölüm, yaşam süremizin sınırlı olduğunu ve bu hayatın değerini bize gösterir.

Hayatı yeniden sorgulamamızı sağlar: Nasıl yaşamamız gerektiğini, biriktirdiğimiz önemli değerlerini, sonunda arkamızda ne bırakacağımızı düşündürür.

Bir yakınımızın arkasından tuttuğumuz yas, üzüntümüzü olduğu kadar, sevginin bir başka yüzünü yansıtır.

Ölüm, ortak bir insanlık deneyimi yaratır. Öyle ki ırk, dil, din farkı gözetmeksizin insanları birbirine yakınlaştırır.

Kimi anlatılarda da ölüm biyolojik bir son değildir. Eski benliğinin ölümünü, yeni değerlerle yaşama başlamasını simgeler.

Bu ve benzer nedenlerle, ölüm temasını işleyen yapıtlar aslında yaşamı, onun değerini, bugün nasıl yaşamamız gerektiğini anlatır.

Ölümü, kilidi ve anahtarı olmayan bir kapı gibi görenler de vardır. Aldığımız her nefes, bu kapıya doğru atılmış bir adımdır, derler. Ayrıca ömrümüz bir kandil gibi yanarken, son ışığına kadar kimleri ve ne kadar aydınlattığımız önem kazanır.

Bir kitabın sayfaları arasına gömülmüşken neler gelmiyor ki aklıma…

Konu ölüm olunca, bir yazıya son noktayı koymak güçtür. Birkaç satırla anlatmak istediklerim, zaten yeterince zihnimizi oyalayacaktır.

Ben ölüm gerçeğinden söz ederken, siz mutlaka hayatı düşünün!

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün