Milli takım neden başarısız oldu?

İvo MOLİNAS Köşe Yazısı
24 Haziran 2026 Çarşamba

Türk Milli Futbol Takımı’nın büyük umut ve beklentilerle katıldığı Dünya Kupası’na son maçını oynamadan çok erken veda etmesi, haliyle ülkenin tümünde büyük hayal kırıklığı yarattı. Bunun üstüne öfke de eklenince, hayat mücadelesinin mikro benzeri olan futbol ülke gündeminin başına oturdu…

İlk maçın akabinde millî takımın oyuncuları ile yapılan röportajların birinde bir oyuncu çok gerçekçi ama bir o kadar üzücü bir saptamada bulunmuş: “Bizim ülkemizde kötü günler abartılıyor. İyi günlerde de çok yukarı çıkılıyor. Dengesini iyi kurmalıyız,” dediğinde toplumun öfkeli kesiminden büyük eleştiri almıştı. Ama haklıydı o futbolcu, zira futbolda alınacak bir başarı sanki hepimizin hayatını daha iyi yapacak, başarısızlık ise tersini yaratacaktı.

Dünya ölçeğinde başarı endeksi düşük bir ülke olduğumuzdan, sokaktaki halkın böyle milli duyguları kabartarak bir ölçüye kadar teselli bulma arayışları çok anlaşılacak bir sosyolojik beklenti olsa gerek.

Günler öncesinden başlayan çok renkli reklamların, yetkililerin ve medyanın heyecanı olağanüstü artırıcı çalışmaları toplumdaki başarı beklentisinin tavan yapmasında başat rol oynadı.

Alışık olunmadığı kadar sabahın çok erken saatlerinde oynanan maçları on binler meydanlarda, milyonlar evlerinde seyrettiler, ama sonuç büyük hüsran oldu.

Elbette bu başarısızlığın futbol tekniği bağlamında birçok nedeni var. Her biri kendi çaplarında göreceli olarak kaliteli olan oyuncular taktik hataların ve yanlış oyuncu seçiminin kurbanı olmuş olabilir, ama çok açık bir teknik gerçek var. Bizim ülkemizde futbol çok yavaş ve temposuz oynanıyor. Avrupa’da oynayanlar dahil, oyuncularımızın diğer kimi ülkelerin oyuncularına nazaran yeteri kadar atletik ve çevik olmaması da rekabette geriye düşülmesine neden olduğu aşikâr.

Bütün bu teknik gerekçeler aslında buz dağının görünen kısmını oluşturuyor. Altında yönetimsel, ekonomik ve kültürel faktörlerin olduğu su götürmez bir gerçek.

Türk futbolunun en kronik sorunu sistemden ziyade, kişiler üzerinden tartışılması. Futbol Federasyonu başkanları değişse de hakem atamaları, kulüplerle federasyon arasındaki güven sorunu, şeffaflık eksikliği ve uzun vadeli vizyon yoksunluğu her daim mevcut.

Atamalarda liyakat yerine siyasi/ekonomik ilişki ağlarının etkili olduğu yönünde yaygın eleştirilerin olduğu biliniyor. Bu durumun altyapı yatırımlarından hakem eğitimine, millî takım stratejisinden lig düzenlemelerine kadar her alanda kısa vadeli ve tepkisel kararlar alınmasına yol açtığı ve bunun da istikrarın önünde büyük engel olduğuna inanılıyor.

Bir diğer ana faktör hem oyuncu havuzu zenginliğinde hem de tesisleşme alanında Avrupa’nın çok gerisinde kalınmış olması. Dört büyüklerin dışındaki kulüplerin ve amatör liglerin tesis, antrenör kalitesi ve sistematik eğitim açısından yetersiz olması, geniş bir yetenek havuzu oluşturmayı engelliyor.

Milli takımın ana gövdesinin büyük ölçüde yurt dışında forma giyen oyunculara dayanması, yerli ligin ve altyapının geliştirilememesine neden oluyor.

Bir diğer faktör de ekonomik sıkıntılar. Ülkedeki enflasyon ve kur dalgalanmalarının yarattığı ekonomik istikrarsızlık kulüpleri ağır borç yükü altına sokuyor. Kulüplerin varlıklarından fazla borcu olması, tesis, akademi veya genç yetenek arama gibi uzun vadeli yatırımları engelliyor.

Bu ortamda, kulüpler sürdürülebilir bir başarı modeli kurma yerine, ’yıldız transferi’ yapmaları ve kısa vadeli başarı peşinde koşmaları millî takımın sağlam bir iskeletinin kurulmasında en büyük engeli teşkil ediyor.

Başarısızlığın ardında son olarak kültürel faktörleri ve medya baskısını da ele almak lazım.

Özellikle sosyal medyadaki abartılı, temelsiz ve gerçeklerden uzak başarı öngörüleri, büyük bütçeli ve başarıyı olmazsa olmaz gören reklamlar ve sponsorluklar ülkede büyük bir beklenti yaratmakta ve millî takım üzerinde gereksiz bir baskıyı hayata geçirmekte. Ünlü Alman teknik direktör Jürgen Klopp’un vurguladığı gibi, ‘çok fazla istemek’ takımı büyük bir baskı altına sokarken kendi doğal oyunundan uzaklaştırıyor.

Toplumda, futbolun ‘milli gurur’ simgesi haline gelmesi, başarısızlığı kişisel/ulusal bir travmaya dönüştürürken, oyuncuların özgürce risk almasını ve yaratıcı oynamasını zorlaştırıyor.

***

Yankı odamızdan ve hamaset ile hayal dolu bir futbol ikliminden dışarıya çıkıldığında gerçekler ortaya çıkıyor. Zira rakiplerimiz olan ‘başka dünyalardaki’ takımlar işlerini gerektiği gibi yaptıkları için başarı yolunda emin adımlarla ilerliyorlar.

Türkiye’nin 2002’deki başarısı da büyük ölçüde o dönemin koşullarıyla, daha farklı bir ekosistem ile ilgiliydi. 2026’daki erken veda, yapısal zaafların turnuva sahnesinde açığa çıkması olarak okunmalı. Kalıcı başarı için ‘sistemi’ konuşmak şart. Aksi takdirde ‘déjà vu’ler bizi bekler.

Futbolun bu kadar ön planda olduğu 85 milyonluk ülkenin turnuvaya tek bir hakem bile götürememesi, sistemin  temelden bozukluğunun çarpıcı göstergesi değil mi?

 

     

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün