Japonya’da, bir şehrin kalabalık caddesinin köşesinde bir gün, bir genç kız ve erkek tesadüfen karşılaşır ve gözlerinin odaklarına girdikleri andan itibaren sezgisel olarak birbirlerinin mükemmel eşi olduklarını anlarlar.
Daha sonra, el ele tutuşup bir parkta oturup saatlerce birbirlerine hayat hikâyelerini anlatırlar. Her ikisi de bu rastlantının bir mucize olduğuna inanıp hayatlarının mükemmel partnerlerini bulduklarına inanırlar. Ancak sonra bir şüphe düşer içlerine. “Hayaller bu kadar kolay mı gerçekleşmeliydi?” gibi bir kuruntuya kapılırlar ve bir test yapmaya karar verirler. Teste göre bu karşılaşma gerçekten mükemmel bir buluşma ise, ayrılıp yine mutlaka karşılaşacaklardır. Böylece bu birlikteliğin mükemmel bir uyum yarattığına kesin emin olacaklardır. Teste başlarlar; oğlan batıya, kız doğuya gider. Üç yıl sonra kader onları ilk buluştukları yerde bir araya getirir. İkisi de o eski hissi hafifçe duyarlar ama pek konuşamazlar, zira ilk buluşmalarındaki elektrik yok denecek kadar aza inmiştir. Bir daha da hiç görüşmemek üzere ayrılırlar…
Bu anlatılan, ünlü Japon yazarı Haruki Murakami’nin ‘Bir güzel nisan sabahı yüzde yüz mükemmel kızı görmek üzerine’ adlı küçük hikâyenin özeti.
Öyküdeki erkek ve kadın kahraman acaba sonraki hayatlarında mutlu olmuşlar mıdır? Eğer birlikte yaşasalardı, mutlu mu, yoksa mutsuz mu olurlardı? Onu bilmek mümkün değil…
***
İnsanın hayatının her alanında karar verme süreçlerini incelemiş ve kimilerince mutluluğun formülünü verdiği iddia edilen Nobel Ödüllü ABD’li psikolog Herbert Simon, seçeneklerin çok olduğu bir durumda bilgilerimiz eksik olduğundan ve zihinlerimiz onların hepsini tam olarak karşılaştırmalı tarayacak bir şekilde tasarlanmadığından, ‘en iyisi’ni aramak yerine insan için ‘yeterince iyi olan’a yönelmek gerektiğini iddia eder.
Simon bu karar aşamasında insana yön verecek düşünce formuna dilde bir isim verir: ‘Tatmin etmek’ ve ‘yeterli olmak’ (satisfy ve suffice) kelimelerinden oluşan ‘satisficing’ kavramını ortaya atar. Buna göre insan sınırlı sayıda seçeneği gözden geçirir, ‘yeterince iyi’ olanı seçer, arayışı durdurur ve hayata devam eder. Simon’a göre en iyi, iyinin düşmanıdır zira.
İnsanoğlu karar verme süreçlerinde genellikle aşırı mükemmeliyetçi bir yol izlemeye çalışır.Ünlü bilim insanına göre sürekli en iyiyi aramak stres yaratır ve mutluluğu düşürür. Bunun yerine ‘satisficing’i benimsemek daha mutlu ve etkili kararlar alınmasını sağlar.
Simon’a göre hayatta bazen ‘yeterince iyi’ olan aslında insan için en iyi olandır. Onu bulduğunda şüphe etmek, test etmek, ‘daha iyisi var mı?’ diye aramaya devam etmek, çoğu zaman o yeterli olan iyi’yi tamamen kaybetmekle de sonuçlanabilir.
Mükemmelliği arayan insan, seçimlerinden sonra hiçbir zaman yeterince emin olamıyor. Sürekli daha fazla ‘en iyi’yi arıyor. Ancak bu süreçte mutsuzluk sarmalına kapılıyor, zira bir yerde durup hayatına devam edemiyor.
Simon’ın ölümünden (2001) kısa süre sonra araştırmacılar bir ‘mükemmeli arama ölçeği’ geliştirir. Sonuçlar açık bir şekilde mükemmeliyetçi olmanın genelde hep kötü sonuçlar verdiğini ortaya çıkarır.
Çağdaş matematikçi John Allen Paulos, 1988 tarihli ‘Innumeracy / Sayısal Yetersizlik’ kitabında Simon’un mükemmellik arayışının insanı mutsuz ettiği argümanından yola çıkarak aynı ilkeyi partner seçimi üzerinden anlatan bir düşünce deneyi sunar. İnsanın hayat boyunca sevgili olarak birlikte olacağı kişi sayısını masaya yatırır. Şöyle der: “İlk üçte biriyle sadece ‘kalibrasyon’ yapmak için birlikte olun; neyi sevip neyi sevmediğinizi, neyin eksik olduğunu öğrenin. Bundan sonra, daha önce birlikte olduğunuz herkesten daha çok hoşlandığınız ilk kişiyle evlenin. Bu kural, olasılık teorisiyle en iyi eşi bulma şansınızı en üst seviyeye çıkarır. Bu noktadan sonra aramaya devam ederseniz daha kötü biriyle veya hiç kimseyle kalmak ihtimaliniz artar. Nerede duracağını bilmek bu sürecin en önemli evresi.”
***
Sosyal medyanın her saniye gözümüze hep ‘daha iyi, daha mükemmel hayat’ karelerini sokması bu devri göremeyen Herbert Simon’un mutluluk formülüne en büyük darbeyi vuran bir teknolojik gelişme olmalı.
Sosyal medya tarafından ağır bir görsel bombardımanına maruz kalan kişide oluşan FOMO — ‘gelişmeleri kaçırma korkusu’ — mağdur insanı elindekiyle yetindirmeyip medyada gördüğü ‘daha iyi’ yaşamların peşinden koşturmakta. Görsel sosyal medya, kurbanını tam da Simon’un ısrarla bahsettiği mükemmellik arayışı tuzağına düşürmekte. Mutluluk illüzyonu altında devasa bir mutsuzlukla sonuçlanan hikâyeler postmodern insanın hem ruhsal dengesini bozuyor hem de sahip olduklarıyla mutlu olamamaya da neden oluyor.
Şimdi de bu kez, ‘yapay zekâ’, hayatları optimize etmeye çalışırken sürekli karşınıza yeni seçenekler ile mukayese algoritmaları kanalları sayesinde her şeyi mükemmelleştirme iddiasıyla mağduriyeti daha da artırıyor.
Bilimde Herbert Simon, edebiyatta Haruki Murakami insanın her alandaki arayışlarında mutlaka bir yerde durmanın mutluluğa ulaşma bağlamında önemini vurgularken, teknolojik gelişmeler bize sadece parlak neon ışıklarla çevrilmiş gizli mutsuzluğu vadediyor son tahlilde.
İşimiz çok zor…