Yüzyıllık bir çınara veda: Edgar Morin'in ardından

"Acil olan için esas olanı unuta unuta, esas olanın aciliyetini unutuyoruz.” Edgar Morin

Dalia MAYA Köşe Yazısı Sesli Dinle
3 Haziran 2026 Çarşamba

Zaman sadece akıp gittiğini düşündüğümüz bir kavram değil, adeta içinde devasa fikirleri, dönüşümleri ve insanlığın ortak hafızasını taşıyan bir nehir sanki. Bu nehrin en güçlü, en berrak yataklarından biri olan, çağımızın en büyük düşünürlerinden sosyolog, antropolog ve ekolojist Edgar Morin, 29 Mayıs 2026’da 104 yaşında bu dünyaya gözlerini yumdu. Arkasında sadece sosyolojik teoriler ve felsefi metinler değil; dünyaya, insana ve evrene bütünüyle nasıl bakmamız gerektiğini öğreten devasa bir ‘karmaşıklık’ mirası bıraktı.

Benim için Morin, sadece kitap kapaklarındaki o saygın isimden ibaret değildi. Öğrencilik yıllarımda onu şahsen tanıma, o benzersiz entelektüel aurasının içinde soluk alma şansına erişmiştim. Karşımda oturan adam, II. Dünya Savaşı’nda direniş saflarında yer almış, yüzyılın tüm acılarına, yıkımlarına ve yeniden doğuşlarına tanıklık etmiş canlı bir tarih anıtıydı. Ancak o heybetli geçmişe rağmen, insanı ilk anda yakalayan, onun entelektüel kibri tamamen dışlayan mütevazılığı ve gözlerindeki o hiç sönmeyen merak kıvılcımıydı. Uzun sohbetimizin bir yerinde evlilik bağı üzerinden uzak bir aile ilişkimiz olduğunu keşfedeceğimizden henüz habersiz, toy bir üniversite öğrencisi olan benimle konuşurken bile dünyayı o an yeniden keşfediyormuş gibi bakan bir bilgenin karşısında olmak, hayatımın en unutulmaz anlarından biri oldu.

Morin, modern dünyanın en büyük hastalığının ‘indirgemecilik’ olduğunu biliyordu. Bilgiyi parçalara ayıran, insanı doğadan, zihni duygudan koparan uzmanlaşma çılgınlığına karşı o, ‘Karmaşıklık Yöntemi’ni inşa etti. Onun felsefesinde her şey birbirine bağlıydı. Şöyle derdi büyük usta: "Parçayı anlamak için bütünü, bütünü anlamak için parçayı bilmek gerekir." O, evreni tek bir formüle sığdırmaya çalışanlara inat, yaşamın tam da o öngörülemez, kaotik ve çok boyutlu yapısıyla güzel olduğunu savundu. Modern dünyanın her gün önümüze fırlattığı anlık krizlerin, o bitmek bilmeyen ‘acil’ gündemlerin peşinde koşarken, asıl hayati olanı, yani insan olmanın ve bu gezegende bir arada var olmanın o köklü ‘esasını’ unuttuğumuzu söylerdi hep. Yazımın başında anımsattığım o zamansız uyarısında olduğu gibi; acil olanın gürültüsünün, esas olanın hayati çığlığını bastırdığını fark etmeye çağırıyordu herkesi. İnsanı sadece rasyonel bir varlık (Homo sapiens) olarak görmedi Edgar Morin. O insanı aynı zamanda deliren, hayal kuran, şiir yazan ve seven bir varlık (Homo demens) olarak tanımladı. Bizi biz yapan şeyin tam da bu çelişkiler olduğunu hatırlattı.

Onunla geçirdiğim o kısa ama zihnime kazınan zaman diliminde, bilginin bir ezber değil, bir yaşam pratiği olduğunu anlamıştım. Morin, yüz yılı aşan ömründe savunduğu ‘birlikte yaşam’ fikrini bizzat hayatıyla modelledi. Akdenizli kimliğiyle, farklı kültürlerin, seslerin ve düşüncelerin bir arada var olabileceği bir dünya barışının düşsel mimarıydı. Geleceğin belirsizliğinden korkmak yerine, o belirsizliği bir imkan olarak kucaklamayı fısıldadı kulaklarımıza: "Beklenmeyeni bekleyin, çünkü yaşam her an yeni bir olasılığa gebedir."

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün