“Bana göre doğa dünyası, sahip olunabilecek en büyük heyecan kaynağıdır; görsel güzelliğin en büyük kaynağıdır; entelektüel ilginin en büyük kaynağıdır. O, hayatta olmayı yaşamaya değer kılan her şeyin kaynağıdır.” Sir David Attenborough
Geçtiğimiz hafta dünya, sessiz ama devasa bir çınarın, Sir David Attenborough’nun 100. yaşını kutladı. Bir doğa tarihçisi ve hikaye anlatıcısı olarak doğayı BBC yapımlarıyla televizyon aracılığıyla evlerimize taşıyan Attenborough’nun 8 Mayıs 1926’da başlayan yaşam yolculuğu bugün sadece belgesellerin o huzur veren ses tonu değil, gezegenin ortak vicdanı haline geldi. Londra’daki Royal Albert Hall’da onuruna düzenlenen görkemli törenlerde dünya ona saygı duruşunda bulunurken, o doğum gününün sabahını çocukluğunun geçtiği Leicester’da, geleceğe bir fidan dikerek kutlamayı tercih etti. 100 yaşında bir insanın hâlâ bir ağacın gölgesine değil, dikeceği fidanın umuduna tutunması kanımca hepimize verilmiş en büyük derstir.
Bilim dünyası bu asırlık ömrü, yeni keşfedilen bir yaban arısı türüne (Attenboroughnculus tau) onun adını vererek ölümsüzleştirdi. Ancak en muzip kutlama, çocukluğumuzun ortak paydası olan Lego’dan geldi. Hatırlarsınız, o kutuların üzerinde hep bir yaş sınırı olurdu: ‘4-99’. Lego, Sir David’in hatırına bu sınırı resmen yıktı ve bazı özel setlere ‘100+’ ibaresini yerleştirdi. Bu, merakın ve öğrenmenin bir son kullanma tarihi olmadığının tescilidir. 100 yaşında bir ‘çocuğun’ hâlâ bir böceğe ilk kez görüyormuşçasına heyecanla bakabiliyor olması, bize bakmakla görmek arasındaki o devasa farkı hatırlatıyor.
Pek çoğumuz onu uzak kıtalardaki penguenleri veya aslanları anlatırken tanıdık ama onun yolu aslında Anadolu’nun kalbinden de geçti. Attenborough 1980’lerde hazırladığı ‘The First Eden / İlk Cennet’ serisi için Türkiye’ye gelmiş; Likya Yolu’nda, Akdeniz’in o kadim hikâyesini ve deniz kaplumbağalarının hayatta kalma mücadelesini bizim kıyılarımızdan dünyaya fısıldamıştı. Bugün ise seslendirdiği son büyük projelerden biri olan ‘Ocean / Okyanus’ belgeselinde, Gökova Körfezi’ndeki başarı hikayesini dünyaya örnek gösteriyor. Bu topraklara ve sulara hiç yabancı değil; Attenborough, bir asırdır bizim de dahil olduğumuz o devasa, tek bir ailenin -yaşamın-hikâyesini anlatıyor.
Attenborough hiçbir zaman slogan atan, öfkeyle bağıran bir aktivist olmadı. O, ikna gücünü sesinin o teskin edici, bilge ve ‘sessiz’ tınısından aldı. Tıpkı bir çınarın gölgesinin insanı davet etmeden huzur vermesi gibi, onun anlatımı da bizi bağırmadan, sadece göstererek ve hissettirerek dönüştürdü. Hesabını açtığı ilk günden Instagram’da en hızlı en yüksek takipçi sayısına ulaşma rekoru kıran Attenborough genç kuşak için bir ‘influencer’ değil, bir ‘rehber’ oldu. Teknolojiyi ve sosyal medyayı, sadece doğanın sesini daha gür duyurabilmek için bir araç olarak kullandı.
Dünyamızın bugün içinde bulunduğu yorgun ve karmaşık sosyo-politik iklimde, bu sarsılmaz duruş bize bir çıkış yolu sunuyor. Siyaset bizi bölebilir ama ekoloji bizi kaçınılmaz olarak birleştirir. Sir David’in savunduğu ‘biyolojik çeşitlilik’, toplumsal barışımız için de bir metafor olabilir. Bir ekosistem ancak tüm parçalarıyla hayatta kalır; nehirler ve ormanlar, dağlar ve koylar hiçbir ideolojiye ait değildir. Onlar hepimizin ortak ‘evidir’. Kutuplaşmış manşetlerin gürültüsü yerine, bu sessiz çınarın fısıltısına kulak vermek belki de ruhumuza en iyi gelecek şeydir.
İyi ki doğdun Sir David; bize sınırsız merakı ve her şeye rağmen umut etmeyi hatırlattığın için teşekkürler.