“Yemeğin lezzeti kısık ateşte mümkün olduğunca kendi suyuyla piştiğinde oluşur. İkinci koşul sabırlı olmaktır” derdi anneannem. Kimi zaman mutfağa girip çıktığımda alçak sesle şarkı söylediğine tanık olurdum. Çocuk yaşımda mutluluğun tanımı böylesi sahnelerdi.
Yıllar sonra anneannemin mutfakta keyiften değil, sıkıntılı olduğu zaman şarkı söylediğini anlayacaktım. Bu onun deşarj mekanizmasıydı. Bağırmak yok, söylenmek yok… Önlüğünü çıkardığında ise başka bir boyuta geçer, günlük rutinini sürdürürdü. Yaşam daha yavaş akardı o zamanlar. Buna rağmen Balkan Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, kıtlık zamanı, Varlık Vergisi, genç yaşta yitirilen bir eş… Muhakkak derin izler bırakmıştı.
Hayat görüşü albümlerdeki sepya fotoğraflar değil, günü kurtarmak hiç değil, geleceği sağlıklı yaşamaktı.
Uzun bir ömür yaşadı. Torun çocuklarıyla sohbet etmeyi, onlarla oyun oynarken araya nasihatler serpiştirmeyi görev edindi. Her fırsatta çocuklarımızı şımartmanın erdem olmadığını sık sık vurguladı.
Çocuklar ve sonraki nesil, anneannemin mutfakta şarkı söylediğini fark etmediler. Ancak onun özel günler için yaptığı ‘masapan’ı (badem ezmesi) ve ‘dulse blanko’yu (beyaz tatlı) başkasının elinden yemediler.
↔↔↔
Akşamları yemek hazırlarken, sonrasında da mutfağı toparlarken genelde YouTube’u açar, günün yorumlarını uzman görüşlerinden takip etmeye çalışırım.
Prof. Sinan Canan biyolog, nörobilimci ve yazardır. Eğitim ve araştırma merkezi ‘Açık Beyin’in kurucusu olup nörobilim, stres ve insan davranışı konularında eğitim vermektedir. Sinan Canan, ‘hayatın tek bir işle uğraşmak için fazla uzun; insanın ise tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık’ olduğuna inanır. Çalışmalarını da bu yönde sürdürmekte…
Bir süre önce, yine bir akşam yemeği sonrası (mutfakta) YouTube’da ‘Açık Beyin’ programında Sinan Canan’ı dinlemeye başladım. Konu, insanların günümüzde ‘fıttırması’ ile ilgiliydi. İstesem daha sinir bozucu bir temaya rastlayamazdım. Hele artık ‘endişe’ sözcüğü kadar ‘fıttırma’ denmesinin normal sayıldığını idrak edene dek! Gerçi şimdilerde ‘normal’ diye bir kavram etkisiz eleman haline geldi.
↔↔↔
Geçtiğimiz hafta duyduğum tek güzel haber, çok sevdiğimiz bir çiftin, çocukluğunu bildiğim kızlarının nikâhlanmasıydı. Sağlıklı, güzel yılları olsun; çevrelerine de iyilik kapıları açılsın.
Şanlıurfa’dan bir gün sonra Kahramanmaraş’taki okul saldırıları ürkütücüydü. Daha kötüsü yazılı basında münferit bir olay şeklinde başlayan yazılar ve ardından gelen nefret içerikli yorumlar. Öfke patlaması dünyanın her yerinde yaşanıyor. Çözüm getirmeyen yasaklar, teknolojinin hızlı erişimi ile karanlığa karışanlar, sorunlu gençlik, psikolog görüşleri, uzman önerileri bir haftadır herkesi kahretti.
Ahmed Arif’in dizelerini düşünüyorum:“Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim/Olmalı zaten/Olmazsa insan olmaz yüreğim.”
Yaşanan olayların genelde sorunlu çocukların, alt yapısı sağlıklı olmayan aileler veya eğitim düzeyi yetersiz ailelerde meydana geldiğini zannetmeyelim.
Her istediklerini kolayca elde eden, gereğinden fazla şımartılmış, değer bilmeyen çocuklar/gençler de benzer bir tehlike potansiyeli taşıyor.
“O bir birey; doğruyu yanlışı kendi ayırt edecek” cümlesi genç ebeveynlerin mottosu. Arzu edilen, hedeflenen de budur. Bununla birlikte ‘özenti’, ‘çevre’ gibi unsurları göz ardı etmemekte yarar var. Tüm çocuklarımızın iyi insanlarla karşılaşması en büyük temennimiz.
Sağlıkla kalın.