Dünya distopyaya koşuyor

İvo MOLİNAS Köşe Yazısı
22 Nisan 2026 Çarşamba

George Orwell, II.Dünya Savaşı’nın akabinde, 1948’de yazdığı ve totaliter rejimlerin yükselişinden duyulan endişeyi dile getirdiği, kültleşmiş ‘1984’ romanında, Büyük Birader’in her şeyi izlediği, gerçeğin sürekli yeniden yazıldığı ve bireyin düşüncelerinin bile kontrol altına alındığı totaliter bir dünya tasvir etmişti.

Romanın ana karakteri Winston Smith bireyselliğin yok edildiği bir düzende, insanlığın son temsilcilerinden biri olarak tasvir edilir. “Özgürlük, iki kere iki dört eder, demektir” diyen Smith daha sonra kontrol altına alınır ve çeşitli programlar hatta işkenceler sonucunda Büyük Birader’in istediği çizgiye getirilir… 

Romanın distopik kâbusu, günümüzde tüm alanlarda yavaş yavaş gerçeğe dönüşmekte. Bu distopya, bugünün dijital dünyası başta olmak üzere her alanda ürkütücü derecede benzerlikler taşıyor.

Günümüz dünyası, birbirini derinlemesine etkileyen siyasi, kültürel, insani ve teknolojik dönüşümlerin yarattığı kritik bir eşikte bulunmakta.

Siyasal alanda liberal demokrasiler ciddi anlamda krize girmekte, aksine illiberal denilen, özgürlüklerin kısıtlandığı veya dijital dünyanın da yardımıyla, gerçek algısının yönlendirildiği, gerçeğin iyice sis tabakasına girerek buharlaşma eğilimi gösterdiği bir dönem yaşıyoruz. Güçlü lider merkezli otoriter ve popülist rejimler dünyayı sarmış durumda. Çin’in teknokratik otoritarizmi, Rusya’nın tek ve mutlak merkezli yönetimi ve Batı’da yükselen popülist veya woke dalgalar yeni dünya siyasi düzeninin somut örnekleri.

Hannah Arendt’in, ‘Totalitarizmin Kökenleri’ eserindeki uyarısı adeta güncelliğini korumakta: “Kitleler manipüle edildiğinde, bireysel özgürlükler ve ahlaki sorumluluk duygusu yavaş yavaş aşınır.”

Günümüzde, bunun üzerine bir de duyarsızlık ve kayıtsızlık gerçeği, daha büyük bir sosyal krizin habercisi gibi görülmeli.

Dönüşüm, kültürel bağlamda, küreselleşme ile had safhaya gelmiş durumda. Kültürel sınırlar kalkarken, aynı zamanda yerel ve ulusal kimliklerin reaksiyoner bir şekilde canlanmasına yol açılmış durumda.

Diğer yanda, sosyal medya platformları, bireyleri sürekli performans, beğeni, gösteriş ve mutlu görünme baskısı altına almış durumda. Sosyal medya bireyler arası iletişimi artıracağına, genelde iyi, kötü var olmuş diyalog kültürüne zarar veriyor. Her birey kendi düşünce balonunda yaşamak isterken yankı odaları kendisini konforlu alanda tutarak gerçeğin sadece orada olduğu yanılsamasını yaratıyor…

İnsani dönüşüm ise insanın bizatihi kendi yarattığı teknolojik gelişmeler yoluyla çoktan yola çıkmış durumda.

İnsan, evrim sürecinde kendiliğinden oluşan bir varlık olmaktan çıkıp, kendi yarattığı teknolojiyle, Yuval Harari’nin anlatmaya çalıştığı gibi, her birey için toplanan büyük veri sayesinde ‘tasarlanabilir’ bir varlığa dönüşüyor.

Bu dönüşüm, Nietzsche’nin ünlü ‘üstinsan’ yaratma modeline ters bir gelişme olarak görülmeli. Nietzsche, geleneksel değerlerin çöküşü ardından insanın kendini aşarak daha güçlü, yaratıcı ve özgür bir varlık olmasını öngörmüştü. Günümüzde ise teknolojinin ve sistemin etkisiyle tam tersi bir süreç yaşanmakta. İnsan küçülmekte, aşınmakta ve anlam arayışında zorlanmakta. İnsan, kendini aşacağına, yeni sistem onu kontrol altına alarak sıradanlaştırmaya çalışmakta.

Olumsuz dönüşümün en önemli ayağını elbette ki teknoloji alanındaki devrimlerin yarattığı sonuçlar oluşturuyor. Her şeyden önce, herkesi gözetleyen Orwell’ın ‘büyük biraderi’ bugün sanal ortamlarda gerçeğe dönüşmüş bir durumda, en güçlü dönemini yaşamakta. Kapitalizm, gözetim kanalıyla kendine yeni ve verimli alanlar yaratmaya devam ediyor. Şirketler bireylerin davranış profilini izleyerek kendileri için yeni ve karlı ekonomik değerler üretiyor. Algoritmalar kişiye özel dokunuşlarla onun düşünce ve duygu dünyasını yeniden şekillendirmeye çalışıyor.

Yapay zekâ ise şirketler için çok faydalı görünmekle birlikte birey için uzun vadede ciddi tehlikeler barındırıyor. Gelişmiş yapay zekanın ileride insana hatta dünyaya hükmedeceği tartışmaları bile meselenin insanlık tarihinin en önemli kilometre taşı olacağını gösteriyor…

***

Geleceği distopik bir kabusa dönüştürme potansiyeli taşıyan siyasi, kültürel, insani ve teknolojik gelişmeler insanlığı bekleyen tarihin en büyük tehlikesine kapı açabilir.

Sadece suyun başında olan elitlerin kendilerinin kazançlı çıkacağına inandıkları distopik gelecek aslında herkesi distopyanın karanlıklarına fırlatacak.

Bu ürkütücü gelecek öngörüsü ve gerçekleşme olasılığından kurtulmanın yegâne yolu insanlığın birlik içinde ve aklın rehberliğinde çıkış yolu araması.

Bu kriz karşısında çözüm, Immanuel Kant’ın, “Aydınlanma” çağrısındaki gibi eleştirel aklı ve etik sorumluluğu hep birlikte ön plana çıkarmaktan geçmekte.

Ancak bu çözüm yolunda en temel tehlike, bireylerin ve toplumların yaşananlara karşı giderek artan bir kayıtsızlığa sürüklenmesi. Zira birey ve örgütlenememiş toplumlar çaresizliklerinden giderek siniyorlar, yalnızlık içinde seyirciyi oynamaya devam ediyorlar.

“Kral çıplak! Bu geleceği kabul etmiyoruz” diyebilecek etkili önderler lazım dünyaya.

İşte o zaman, başı dik olarak, “İki kere iki dört eder, başka bir şey de etmez” diyebilecek çağdaş Winston Smith’ler çıkabilecek bu sis bulutunun içinden…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün