İnsanlığın bilinen tarihi ile ona ayna tutan bulgularını ortaya çıkaran arkeoloji, insanlığın her daim kendisini savaşlar içinde bulduğunu gösterir.
Diğer bir deyişle, insanlık yazılı tarihten çok daha öncesinden beri savaşıyor.
MÖ 14.000-12.000 yılları kapsayan Mezolitik Dönem'e ait bir Afrika mezarlığında yapılan kazılarda toplu katliamın izleri ve savaş aletlerinin kalıntıları, savaşın insanlığın en eski gerçekliklerinden biri olduğunu kanıtlamakta. O günden bugüne savaş, insanlığın ayrılmaz bir parçası haline gelirken barış dönemleri ise zaman çizelgesinde istisnai zamanlar olarak görüldü.
Bu durumda kahredici soru şu olmalı: İnsanoğlu yaşamı yücelteceğine neden binlerce yıldır ölümü çağıran savaşı terk edemedi?...
1932 yılında, Milletler Cemiyeti’ne bağlı Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü, Albert Einstein’a bir teklif götürür: Kendisinin bir düşünür seçerek herhangi bir önemli konuda-siyaset, barış, uygarlık sorunları gibi-o kişiyle açık bir mektuplaşma yapmasını talep eder.
Amaç, entelektüel liderler aracılığıyla küresel barış ve anlayışa katkı sağlamaktı. Einstein bu daveti kabul eder ve konuyu “Savaşın önlenmesi mümkün mü?” olarak belirler.
Einstein 1927’den beri tanıdığı, teorilerinin doğruluğuna bilimsellik açısından tam emin olmamakla birlikte bilgisine, düşüncelerine çok güvendiği Sigmund Freud’a bir mektup yazar.
Mektup ‘Warum Krieg / Neden Savaş’ başlığını taşır. Ünlü bilim adamı insanın doğasını en iyi tanıyan insan olarak gördüğü Freud’a, savaşların neden çıktığını ve önlenebilir olması için neler yapılması gerektiğini sorar.
İnsanoğlunun savaşa neden destek verdiği ve onda bulunan gizli bir nefret ve yok etme arzusunun kolektif psikoz haline gelmeden nasıl durdurulabileceği üzerine ünlü psikanaliste danışır.
Yönetici sınıfların iktidar hırsıyla birlikte, savaş lobisinin en önemli ayağı olan silah endüstrisinin ekonomik çıkarlarının ve kimi menfaat odaklarının savaşın en önemli faktörleri olduğunu kabul ettiğini söyleyen Einstein, kendi çözüm önerisi olarak, uluslararası bir yasama ve yargı organı kurulması ve her devletin bu otoritenin kararlarına uyma şartı getirilmesi gerektiğini ileri sürer.
1932’nin eylül ayında, diğer bir anlamda, ironik olarak Hitler’in iktidara gelişinden sadece üç ay önce savaşların önlenmesi üzerine oluşan Freud’un bilimsel ve sosyolojik cevabı Einstein kadar iyimser tonda olmaz.
Sigmund Freud’a göre savaşlar kaçınılmazdır zira çeşitli dış faktörlerden bağımsız olarak insanın doğası savaşın en önemli çıkış noktasıdır.
Freud, Albert Einstein’ın, savaşların uluslararası düzlemde önlenmesinin devletler üstü oluşturulacak bir yasama ve yargı otoritesiyle mümkün olabileceğini kabul etse de bunun uygulanabilir olmasında şüpheleri olduğunu belirtir. Yanı sıra, ulusalcılık gibi ideallerin birleştirici olmadığını, Bolşevizm’in bile savaşsız bir geleceğin çok uzağında olduğunu ileri sürer.
Freud, işin temelinde insanın derinliklerindeki doğası olduğunu savlar.
Ona göre insanın davranışlarını belirleyen iki temel içgüdüsü vardır.
Biri, yaşamı koruyan, birleştiren, sevgi/cinsellik ile ilgili Eros’tur. Diğeri ise şiddet, ölüm/yıkım içgüdüsü Thanatos’tur. Bunlar genelde iç içe geçerler, karışıktırlar; saf halde nadiren görülürler. Birbirleriyle ezelden beri diyalektik bir ilişki içindedirler. Aşk-nefret ilişkisi gibidirler. Bazen biri üste çıkar, bir süre sonra diğeri insana hâkim olur. Savaşlar işte bu hâkim bastırılmış yıkıcı gücün kolektif patlaması sonucu çıkar.
Freud’a göre binlerce yıllık kültürel gelişime rağmen insan, doğası gereği, savaşa karşı çıkamamaktadır. Eğitim ve kendi deyimiyle ‘aklın diktatörlüğü’ ile bu içgüdüler kısmen yönlendirilebilir ama kısa veya uzun vadede savaş kaçınılmazdır. Barış dönemi istisnai bir dönemdir. Barış dönemi aslında adeta iki savaş arası teneffüs zamanıdır.
Sigmund Freud, savaşların durdurulabilmesi meselesinde bir anlamda gerçekçi veya kötümserdir. Savaşların ancak kültürel gelişmenin çok daha ileriye gitmesi ile sona erebileceğini savlarken Einstein gibi, tepede kararları verebilecek merkezi bir otoritenin bu süreçte yardımcı olacağını söyler.
***
Bu mektuplaşmadan yedi yıl sonra dünyayı büyük yıkıma götürecek II. Dünya Savaşı çıkar. Ve ‘Neden Savaş’ üzerine yapılan fikir değiş tokuşun ardından Thanatos 70 milyon kişinin ölümüne neden olur. Bunun 40 milyonu ise sivil ölümlerdir. Hitler’in, ülkesinin ekonomik sorunlar yüzünden başlattığı, askeri ve halkıyla birlikte tarihin en zalim ve kötücül kolektif yok etme iç güdüsünü hayata geçirdiği savaş tüm dünyaya büyük yıkım getirir…
Savaşı önlemeye çalışmak için mektuplaşan iki bilim insanından Einstein bu mektuplaşmadan bir yıl sonra, Almanya'daki durumun vahametini ve Yahudilere yönelik baskıları görünce ABD’ye kaçarak Nazilerin elinden kurtulur.
Freud ise ülkesi Avusturya 1938’de Alman işgaline uğrayınca İngiltere’ye sığınır.
Einstein 1955’te vefat edene kadar ABD’de yaşar, savaşı ve Freud’a hak verircesine Hitler’in Thanatos’unun yarattığı yıkımı uzaktan seyreder. Freud ise savaşı görmeden 1939’da Londra’da hayata veda eder.
Bugün savaşlar farklı şekiller alsa da yıkıcı etkileriyle devam etmekte.
Silah endüstrisi tam gaz ilerliyor. Küresel ekonomik sorunlar, hem savaş karşıtlığının halklar nezdinde konsolide olmasını engelliyor hem de savaşların kök nedeni olmaya devam ediyor.
İki bilim insanının bu diyalogu mutlaka yeniden okunmalı, yeni nesillere anlatılmalı.
Zira soru hala aynı: ‘Neden savaş?’
Çözüm, zor da olsa o mektuplarda yatıyor.