Koskoca Japonya’yı anlatmaya Kiyomizu -dera Tapınağı’ndan mı başlanır bilemedim. Ama hikaye şu: Gürül gürül akan bir şelaleden üç yan yana çeşme oluşmuş. Üç suyun da kendine göre tılsımı var. Birincisi, bilgelik ve başarı getiriyor. İkincisi aşk, sevgi ve ruh ikizi getiriyor. Üçüncüsü ise sağlıklı uzun bir yaşam getiriyor. Hadi, hepsinden içelim yok! Sadece birini seçebilirsin… Kültürel bir alçak gönüllülük bunu gerektiriyor, batıl inanç değil. Aç gözlü olma… Kararlı ol ve niyetine odaklan… Aynı hayat gibi; senin için en öncelikli olanı seç. Ne seçtiğinin önemi yok, diğer ikisini seçmemiş olmaya razı olman gerekiyor… Ancak oturup kafa yorunca şunu anladım: Aynı hayat gibi, önceliğini bilen ve koruyan kişi, zaten diğerlerine de doğal olarak kavuşuyor… rahatlayarak bir tanesini yudumladım. (Size açıklamıyorum, herkes kendi seçimini yapacak…)
Japonya seyahati öncesi aklımda Japon insanı üzerine edebi göndermeler vardı: Örneğin ‘Perfect Days’, (Wim Wenders filmi 2023) varlıklı bir adamın geceleri yer yatağında yattığı, minik bitkisi ve kitabı ile bütünleştiği, tuvalet temizleyerek dünyanın kirliliğini ‘azalttığı’ film… Gerçekte de tuvalet titizliği ülkenin gururu diyebilirim. Onca düğmeyi çözene kadar dönüşe geçtim…
Başka bir örnek de Murakami’nin her sabah 04.00’te başlayan yazma ritüelini, her gün 10 kilometre koşu ile pekiştirmesi. Tembellik denen şeye rastlamak imkansız Japonya’da… Mental sağlığını yitirmemiş herkesin mutlaka bir işle uğraşması bekleniyor kültürel bir gereklilik olarak…
‘Bir Geyşa’nın Hatıraları’ (Arthur Golden) orada kızgınlık yaratmış bir roman. Gerçek Geyşalık kurumu bir kölelik veya fuhuş sistemi değil. Geikolar, sofra kültürünün mutluluğu ve zerafeti. Sohbet ediyorlar ve çalgıyla şarkı söylüyorlar. Üst baş ve saçlarının yatırımı on binlerce dolar tutuyor. İlk beş sene borçlarını ödemek için bağlı oldukları okula geri ödeme yaparak çalışıyorlar, sonra kendi kazançlarına sahip çıkıyorlar. Zarif ve kırılgan görüldüklerine aldanmamak gerek; ‘elim sende’ tarzı bir çabukluk oyununda bütün izleyicileri alt eden bir geikoya şahit oldum.
Gözlemlerimin sonucunu baştan yazayım: Evet, Japonya ultra ileri bir toplum, ama geleneklerine körü körüne bağlı. Taksi şoförleri beyaz eldivenle araç kullanıyor. Tepsi ile para uzatıyor. İnsanlar her tür yeniliğe açık, ama hala Pachinko Salonlarına akın akın gidiyorlar. Pachinko metal bilyelerin kollu slot makinesi benzeri bir makineye atılması ile oynanan aşırı gürültülü bir akıl tutulması. Yetmiyor, her yer otomatlarla dolu, peluş hayvanlar ve Manga karakterler elde etmek için halk para harcamaya heyecanlı. Her yerde düzenli kuyruklar var. Tüketim üst seviyede.
Japon insanı kendini giysi ile ifade ediyor. Oscar Wilde’ın ünlü sözü gibi: “Hayat sanatı taklit eder.” Japon Mangaları okuyanlar ve animeleri izleyenler bilir. Kült kılıklar, kült saç kesimleri, yüzün yarısı boyunda iri gözler resmedilir. Hangisi hangisinin taklidi bilemedim, ama sokaklar Manga karakterleri gibi giyinmiş kızlar ve erkeklerle dolu. Yaratıcılık batılı anlayış gibi cool olmaktan geçmiyor, daha renkli, daha çarpıcı daha benzersiz olmaktan geçiyor. Minik etekler balon ceketler, gözün içine inmiş perçemler kat kat gömlekler… Adeta hayatı mangalardan öğrenip yaşıyorlar…
Tokyo’da yan yana yüzlercesi dizili duran, kapasitesi 6-7 kişi olan barlara girip çıktım. Ayrıca yerin üç kat altında karaoke barlara girip japon viskisi eşliğinde Bicycle (Queen) çığırdım. Türkiye’de böyle yerlere girip de yangın korkusu duymamak imkansızken burada 60’lardan kalma gibi görünen yıkık barların bile güven vermesine saygı duydum.
Kyoto’ya gidip ryokan’da kalmamak olmaz. Bir yer yatağı, bir kağıt sürme kapı, bir pamuklu kimono, bir miso çorbalı kahvaltı… Arkada özenli bir Japon bahçesi, içeride ışık hızında wifi… her gün değil ama bir gün mutlaka denenmeli… ‘Perfect Days’deki Hirayama Amca’nın hatırına…
Bir de yüksek bir binaya çıkıp Tokyo’yu ve Fuji’yi gözlemlemek gerek… Şehrin büyüklüğünü anlamak için…Ancak asıl sürpriz şehrin görünmeyen yer altındaki bölümü. Binlerce işletme, Mısır Çarşısı gibi koridorlar dolusu büfe ve dükkanlar… Osaka’ya yolu düşenlerin ise, tüketim çılgınlığını gözlemlemek için Dotonbori Nehri’nin etrafını arşınlaması gerekir. Kızartma ahtapot topu yapan bir sokak satıcısının önündeki kuyruk bile ülke insanının iyiye verdiği önemin bir göstergesiydi…
Önerim, Japonya’yı gezin ama klişelere takılmayın, herkesin önerisine kulak vermeyin. İlla alınacaklar diye listeler yapmayın. Sokak lezzetlerinin hepsi iyi çıkacak. Her deneyim başka bir Japonya oluşturur. Ama bana göre Japon kağıtlarından kırtasiye almak bir şart…
Sonra dönersiniz. Sakeleri bardaklara taşırarak doldururken ne yaşadığınızı idrak edersiniz… Shinto Tapınaklarında ellerinizi çırparak dilediğiniz güzel dilekleri anımsarsınız… İyi ki gitmişim dersiniz…