Kadınlar Günü haftasına denk geldiği için bir konuyu ilginç buldum: Üretmeye ve yaratmaya alışmış kadınlar ekonomik sistemden kopup bir evin lojistiğine hapsolunca, hele bir de annelik rolüne soyununca bazen dışarıdan anlaşılamaz bir depresyona düşüyor. Tam da üzerine ‘Geber Aşkım’ adı ile gösterime giren filmi Mubi’de bulup izledim. Film, ilk bakışta doğum sonrası depresyona girmiş bir kadının kendini ifade etmek için medeni bir dil bulamayıp gittikçe karanlığa gömülmesini işliyor. Film, izleyiciye, “Bu kadın deli mi, yoksa etrafındaki her şey mi delirtici?” sorusunu sorduruyor.
Filmdeki duygu selinin abartılı olduğunu düşünsem de kadınların genel olarak içine düştüğü ikilemi yazmak için iyi bir çıkış noktası olduğunu düşündüm.
Kadınların ‘postpartum’u genelde ağır yaşanmasının sebebi gamsız bir üreticilikten endişeli bir bakıcılığa geçmesi… Yalnızca bir annelik bunalımı değil, bir sistem ve kimlik krizi… Fiziksel ve zihinsel sınırların sürekli ihlali… Kadınlar, sunulan sınırsız imkanlarla ortamına ait olmak zorunda, başka bir düşünceye bile iyi bakılmaz. Bu sürekli kesintiye uğrama hali, yaratıcı düşünceyi yapısal olarak imkansız kılar.
Örneğin filmdeki karakter bir yazardı, içine düştüğü can sıkıntısı durumundan çıkamıyordu. Yazamıyordu. Ancak yazarlığının durması sadece bir yazar tıkanıklığı değildi. Kendine bile itiraf edemediği can sıkıntısını yazarsa sorunlu veya uyumsuz ilan edilme korkusundan beyni otokontrole geçmişti. Yaratıcılık sona ermişti… Hele şehirden taşraya taşınmış olmak her şeyi daha da zorlaştırıyordu. Şunu gözlemlerim hep: Otokontrol en kolay sürdürülebilir baskıdır. Maliyetsizdir. Bulaşıcıdır.
Sayfiye, taşra gibi yaşam alanlarında herkes birbirini tanır, oraların ritmine hapsolmak gerekir. Hele ki herkes adapte olmuşsa. Hele ki çoğunluk o kısıtlayıcı düzeni ‘huzur’ olarak tanımlıyorsa… Bir gözetleme (panoptikon) hali vardır, bu da uyumlanamayan bireyin kendi özgür yanını ya bastırması ya da bir ufak kaçış bulmasını gerektirir…
Bu, bir kadının dönüm noktası… Verebileceği en belirleyici karar… Ya kendi entelektüel üretimini yok ederek, sıkılganlığına boyun eğecek… Ya geçmişteki varlığını sürdürmek için isyan edip, iyi anne imajını sabote edecek ve toplumsal mikro-kozmosunun dışına taşmaya çalışacak… Ya da dirençten akışa geçecek… Kadın olmanın bir süper güç olduğunu anımsayıp, bir dönemin kapandığını ve yeni dönemin de tek mimarının kendisi olduğunu anlayarak… Kurban rolünden çıkarak “Bu şartlarda ben varım”, diyerek ipleri eline almak…
Evet JOYBeing adlı kitap (Ann Van Eron, Gila Ancel Seritcioglu) tam olarak bundan bahsediyor…
JOYBeing, neşesini kaybetmiş insanlara bir manifesto niteliğinde. İnsanların ‘etki alanını neşeyle yönetme’ seçimiyle birebir örtüşüyor. Neşe, insanın içinde olduğu sürece canlılığı ile bağ kurabilir.
Kitap, içsel neşeyi, pratik araçlar ve alışkanlıklar ile sürekli hale getirmeyi anlatıyor. Sadece ‘mutlu olmalıyım’ demek bir endişeye dönüşebilir… Halbuki neşeyi bir disiplin ve pratik olarak görmek onu sürdürülebilir kılar.
Umarım Kadınlar Günü’nde her yaştaki kadına, yaşadığı hayatı sevecek kadar neşe saçılmıştır…