Oksijen’de yayınlanan yazısında öyle yerinde bir tespit yapmış ki Ece Temelkuran, baştan belirteyim: Yazımda onun fikrini alıp kendimce detaylarla geliştirmeye çalışacağım. O, ‘sıradanlığın kötülüğü’ demiş, ben “Aman tadımız kaçmasın” diyeceğim.
Günümüzde her tür trajedi bir sosyal medya içeriği olarak hızlıca tüketiliyor. Acımtırak bir his duyumsanıyor, ancak fazla üstünde durulursa mutsuz, toksik ve karamsar ilan edilme korkusu ile çok da ses yükseltilmiyor.
Artık, ortadaki büyük kitle sadece ‘yeteri kadar’ duyarlı. Neoliberal mutluluk dayatması gereği, çarpıcı trajediler bile arka plan gürültüsüne dönüştü.
Mutlu görünmek bir zorunluluk, mutsuzluğun kaynağı olan adaletsizliği kurcalamak ise bir ‘uyumsuzluk’ belirtisi sayılabiliyor.
Temelkuran’a ilham veren tez: Hanna Arendt’in ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ idi. Arendt’in, Holokost’tan 20 yıl sonra idrak ettiği bir sosyolojik olgu vardı: Kötülük canavar ruhlu insanlarca değil, sıradan insanlarca banal bir şekilde, ortama uyum sağlamak adına yapılan eylemdi. “Bana verilen emri yerine getirdim. Totaliter hüküm koyucu var iken ben sadece emir kuluyum.”
Temelkuran bu tezi alıp tersine çeviriyor: Artık sıradanlığın kötülüğü var. Yani, dehşet yaratması gereken bir şeyin agresifçe normalleştirilmesi. Günümüzde artık merkezi bir düzenin şuursuz neferleri yok. Herkesin kendi muhakeme gücü var. Hepimiz bu işin içindeyiz. Dünyada her gün yaşanan trajedilere sosyal medyada 24 saat üzülüp, ertesi gün tatil fotoğrafı paylaşma hızı, acıyı, sıradan bir içerik (content) haline getiriyor. İçerik hızlıca tüketiliyor, sıradanlaşıyor. Bu hız, toplumsal hafızayı silerek kötülüğün kanıksanmasına kök salmasına imkan veriyor.
Durumdan bihaber ‘kedi yavruları’ suç ortağı haline geliyor. Onları izlemeye alışkın seyirciler kendi haklarının tükenip gidişine de reality şov muamelesi yapıyor. Doğrudan bir emir yok. Totaliter bir rejim çıkıp da susmamızı söylemiyor. Onun yerine, biz önümüze sunulan daha ışıltılı görüntülerle uyuşuyoruz.
Hepsi yeni politik kötünün bugüne has biçimleri. Örneğin, Sri Lanka’daki iç savaşı ve sivil ölümleri Seylan çayı yudumlayıp foto paylaşırken normal saydık. Ayrıca Sudan’da üç yıldır süregelen çatışmalarda 400 bin kişiyi bulan ölümleri, açlık ve hastalığı, milyonlarca kişinin sürülmesini uzak ve karmaşık bir Afrika meselesine indirgeyip bir data yığınına çevirip sıradanlaştırdık. Yanı başımızda süregelen Rusya-Ukrayna savaşını ise tamamen savunma sanayi istatistikleri ve dünya para piyasaları ile harmanlayıp paylaşıyoruz. Halbuki ölümler ve kayıplar 2 milyona yaklaştı… Başka örnek de: Sosyal paylaşımların ana aktörü ucuz teknoloji için Çin’deki çalışma şartlarını normalleştiriyoruz.
Temelkuran, sıradan insanların konforunu bozmamak adına sergilediği sessiz onay’ın bizzat kötülüğün kendisi olduğunu söylüyor. Kötülük artık bir ‘istisna’ değil, sıradan hayatlarımızı sürdürmek için kullandığımız bir araç…
Artık en ‘benim’ diyen hak savunucuları bile umudunu yitirdi. Artık kimse neoliberal dünya düzenindeki kazanma ve mutluluk hırsını bertaraf edecek bir söylemin karşılık bulacağına inanmıyor. O hırslar hepimizi sarmalına aldı. Değerlere sahip çıkmanın gücüne birazcık dahi inansak, düşüncemize sahip çıkmaya ve karşılığında fedakarlık yapmaya enerjimiz olurdu. Mutluluk arayışı hariç şeylere de dertlenirdik… İran’da casusluk iddiası ile infaz edilen gençleri paylaşanları hızlı geçmez, araştırırdık.
İşte o zaman kendi refahımız dışındaki şeylere de dertlenir, merkeze böyle kaygıları koyardık. Üzülerek söylüyorum, inancın gücünü tekrar canlandırmak bu neslin işi değil gibi duruyor…
Temelkuran’ın umut dolu ‘gece’ benzetmesi ile bitireyim:
İnsanlar tükettikçe içlerindeki boşluğun büyümesi, neoliberal bireyci duvarın ilk gevşeme belirtisidir. ‘Gece’ ne kadar uzun sürerse sürsün, sabahın gelmesi için duvarın her gün biraz daha nemlenmesi, biraz daha tozlanması gerekiyor.