Bir adamı yazacağım size…
Hepinizin çok iyi tanıdığı bir adamı…Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümünde okurken; Şerif Mardin, Halil İnalcık, Mümtaz Soysal, Seha Meray, İlhan Tekeli, Mübeccel Kıray’ın öğrencisi olma şansına sahip oldu. Neden şansına diyorum; sonra o, bu konuda ve daha pek çok konuda bizim şansımız oldu da ondan…
Büyük hocalarla yetişenler de büyük olurlar hatta bazen onlardan daha büyük…
Sonrasında, Viyana Üniversitesinde Slav ve Doğu Avrupa dilleri okudu. Ardından Chicago Üniversitesinde Halil İnalcık ile yüksek lisans çalışmasını yaptı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde 1974 yılında tarih doktoru, 1979'da da aynı yerde doçent oldu. Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus'ta ders, seminer ve konferanslar verdi. 1989’de Türkiye’de profesör oldu. 2002 yılında Galatasaray Üniversitesine, iki yıl sonra ise Bilkent Üniversitesine konuk öğretim üyesi olarak geçti. Son olarak Galatasaray Üniversitesi ve MEF Üniversitesi hukuk fakültelerinde Türk hukuk tarihi dersleri verdi. Galatasaray Üniversitesi senatosu üyesiydi. İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk tarihi bölümünde dersler verdi.2005’te Topkapı Sarayı Müzesi’ne müdür oldu. Almanca, Rusça, Fransızca, İtalyanca Farsça Latince ve İngilizceyi çok iyi derecede konuşan biriydi. Okudukça büyüdü, büyüdükçe okudu…
Ve bu şahane insanı, çok yakın bir geçmişte kaybettik.
Oku, oku bitmeyen bir öz geçmişten çok fazlasıydı İlber Ortaylı…
O, uzak-yakın bütün tarihin en canlı diliydi. O, tarihi sevmeyenlere sevdiren, bilmeyenlere anlatan, hiç merak etmeyenleri bu alanda düşündürmeyi başaran tek isimdi.
Dünü çok kısa sürede unutmayı seçen bu millete kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini hatta nereye gitmesi gerektiğini anlatan son yüzyılın tek yol göstereniydi. Akıllıca, cesurca, olanca farkındalığıyla bildiği her ayrıntıyı, hoşa gitsin gitmesin, anlatmayı seçen bir akademisyen, bir hoca, bir ilim adamı, bir tarihçi, bir sosyolog ve bana göre çok büyük bir sosyal sorumluluk elçisiydi bu toplum için… Çünkü onun bilgisi kitap satırlarına, tarihi belgelere, arşivlere sıkışıp kalmış, tıkanmış, unutulmuş, üzerinde düşünülmemiş bir birikim değildi. Tam tersine günlük mevzular kadar tanıdık, yakın ve samimiydi. Sohbet eder gibi tarih öğreniyordunuz ondan, kitap okur gibi bilmediklerinizi okuyor, hayat tecrübelerinden bir aile dostunu dinler gibi faydalanıyor; doğru dürüst bir hayat yaşamanın püf noktalarını öğreniyor, kemale ermenin sırrına varıyordunuz.
Her yaşam gibi onun yaşamı da sona erdi. Ama fiilen… Anlattıkları, yazdıkları, kayıtları, incelemeleri, sohbetleri; yukarda yazdıklarımı sonsuza kadar taşıyacak bizler için…
İnsan yaşamının günleri sayılıdır ama yarattıklarının sayısını, toplum üzerindeki tesirini ölçemezsiniz, sayamazsınız.
Okulumdaki son yılımda bir gün telefon çaldı. Rahmetli Hahambaşımız Rav İzak Haleva’nın bir talebini ilettiler bana: Tülay’a söyleyin, İlber’i okula çağırsın, demiş.
Hemen harekete geçtim. Sevgili Elda Sasun vasıtasıyla hocayı okulda ağırladık. Türk tarihinde Yahudiler, hayatta başarılı olmak, kendine doğru bir yol çizmek, hayatı sevmek, insan olmak, mücadeleden asla vazgeçmemek, amaca ulaşmayı tek hedef olarak belirlemek gibi sayısız konu başlığıyla dolu bir söyleşi gerçekleştirdik oditoryumda…
Benim, okuldaki son konuğumdu…
Çocuklara şahane bir anı ve tecrübe olacağını biliyordum ama bu kadar çabuk anı noktasına geleceğini asla düşünmemiştim.
Şimdi dönüp baktığımda tarihin sıkıcı bir alan olduğunu düşünenleri eğlendirerek, düşündürerek, merak ettirerek hatta araştırmaya sevk ederek onunla haşır neşir kılan kaç kişi var, bilmiyorum.
İlber Ortaylı bu alanda tek ve tek olmaya, tek kalmaya uzun süre devam edecek. Çünkü o; bu toprağın en taze, en canlı en doğru, en tarafsız hafızasıydı. Topluma ve hayata onun gibi bakmayı, bütün bunları insanlara onun gibi anlatmayı seçen biri yetişinceye kadar da öyle olmaya devam edecek…
Yolu ışıkla dolsun…