Edebiyat, hayal ve gerçeği en güzel şekilde barıştıran bir ilim… İkisi de hayatın içinde… Bazı yazarlar yaşanmışlıkları seçer yazmak için, bazıları hayallerinde yaşattıklarını… Hepsinin derdi aynıdır, o da hayatı ve insanı anlatmak… Savaşlar, barışlar, göçler; değişen dünya düzenleri, insanların bitmek tükenmek bilmeyen hırsları, yeni yeni hikayelerin yazılmasına sebep olmuştur. Özellikle sağlamıştır demiyorum çünkü savaş ancak sebep olabilir bazı şeylere. Mutlaka gerisinde defolar, yaralar, acılar bırakır. Edebiyat, bazen bunu anlatır. En çok da baharlara yakışır edebiyat…
Hangisini kaybetmek daha zor?
Sinan Akyüz’ün şahane bir romanı var: Solgun Karanfil. II. Dünya Savaşı yıllarında eski Yugoslavya topraklarında yaşanan savaşın insanlara yaşattıkları konu etmiş kitabında… O toprakların hikayesini ailemden bilirim. Savaştan sonra gelen komünizmin yarattığı baskı dolu ortam yüzünden binlerce aile, yerini yurdunu bırakıp göç etmek zorunda kalmış Türkiye’ye. Bunlardan biri dedem, biri de babam…
Nazi Almanyası’nın dünyada estirdiği ölüm kokan fırtına, çok ailenin canını yakmıştır. Birçok şeyden bir anda vazgeçmek zorunda kalmak, hayatı yeniden kurmaya kalkmak korkunç bir şey. Bu romanda, savaş yıllarında Aferdita ve Fikret’in; yakınlarının, ailelerinin, bütün Balkanların yaşadıkları rengarenk bir üslupla anlatılmış. Hikayeyi bildiğimden değil, yazarın güzel Türkçesinden ve sağlam kurgusundan, bayıldım kitaba.
“Fikret onun solgun yüzüne bir öpücük kondurdu. “Sen hiç merak etme. Ölmek için değil, düşmanı ezmek için çıkıyoruz dağlara. Bir gün yanına sağ salim döndüğümde sana özgürlüğü getireceğim...”
Aferdita sözünü kesti.
“Unutma aşkım,” dedi yeşil gözlerinden yanaklarına yaşlar süzülürken.
“Her tercih bir vazgeçiştir. Ama vazgeçilen hep alacaklı kalır!”
O söğüt ağacının altında birbirlerine söz vermişlerdi kumrular gibi yuva kuracaklarına. Ama Naziler memleketlerini işgal edince gölge düştü mutluluklarına. Vatansız yaşanmazdı ki sevda! Bajgora Dağlarına doğru yollara düştü Fikret özgürlük uğruna... Kalbinde Aferdita’sı, aklında vatanıyla…
“Yaşanmışlıkları kaybetmek mi daha zor, yoksa hayalleri mi?”
Aşkta yolculuk…
“Sene 1945. Eski savaş hemşiresi Claire Randall, evine dönmüştür. Tekrar bir araya geldiği eşiyle ikinci balayına çıkar. Salisbury Düzlüğünde bulunan tarihi taş çemberini ziyaret ederler. Bu taşlardan birine dokunan Claire birden kendini, savaş yüzünden yıkılmış ve gruplaşmış sınır baskınlarına maruz kalan İskoçya’da bir yabancı olarak bulur. Sene 1743tür.
Anlayamadığı güçler tarafından zaman içinde geçmişe savrulan Claire, hayatı için tehdit oluşturabilecek mülk sahipleri ve casusların arasına düşmüştür. Cesur İskoç savaşçısı James Fraser, Clairee öyle sınırsız bir aşk sunar ki genç kadın sadakat ve tutku gibi iki zıt duygunun arasında sıkışıp kalır. Farklı zamanlarda yaşayan ve hiç ortak özellikleri olmayan bu iki adam arasında bir seçim yapması gerekmektedir.”
Bir başka savaş sonrası kitap Yabancı serisi, Diana Gabaldon’un çok kısa bir sürede New York Times’ın çok satanlar listesine girmeyi başarmış romanı. Bu yazarın en önemli özelliği, sağlam kurguları… Fantastik bir tatla yazdığı ilginç roman serisi, hayal dünyanızı güçlendiriyor ve sizi şahane bir yolculuğa çıkarıyor. Seden Gürel’in güzel çevrisiyle roman daha da tadında olmuş.
Bazen Bir kadının Bir Gününe, Bir Hayat Sığar…
Stefan Zweig okudunuz mu hiç? Avusturyalı yazar, evlendikten sonra yerleştiği Salburg’da edebiyat alanındaki en üretken dönemini geçirdi. Öykü, roman ve tiyatro oyunu dışında biyografi ve deneme kitapları var yazarın. Şahane biyografilerde yazmış; edebiyat, felsefe ve siyaset alanında öne çıkan isimlerin hayatını kaleme almış. Bu biyografiler arasında ‘Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’; ‘Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche’; Marie Antoinette, Magellan, Amerigo, Fouche, Erasmus, Stendahl eserleri dikkat çeker. Bir başka dikkat çekici yönüyse savaşların yarattığı korkuyu ve açtığı yaraları başkalarına benzemeyen yalın ve düşündürücü şekilde anlatması olmuş: “Birisi barışı başlatmalı tıpkı savaşı başlattığı gibi.”
Zweig, ‘Bir Kadının 24 Saati’nde, bir kadın hikayesinden yola çıkarak romanın geçtiği dönemin yozlaşmaya başlayan hayat görüşlerini, insan ilişkilerini, değişen dünya görüşlerini kahramanları üstünden başarıyla eleştiriyor. Aşkı, hayatı, toplum baskılarını ve toplumun yaşamları derinden etkileyecek bir güce sahip olduğunu başarıyla anlatıyor.
“Zweig bu novellasında bir kadının yaşamını bütünüyle değiştiren 24 saatlik deneyimini anlatırken, insanda içkin saplantıların ve dayanılmaz arzuların sınırlarında gezinir. Özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının bu kısa ve yoğun hikâyesi, kadın kalbinin sırlarına ermiş ustanın kaleminde olağanüstü bir anlatıya dönüşür. Yapıtı için mekân olarak muhteşem atmosferiyle Fransız Riviera’sını seçen Zweig, 1920’lerin sonlarında Avrupa’nın ‘kibar’ tabakasının ikiyüzlü ahlak anlayışına yönelik eleştirel tavrıyla dikkat çeker.”
Dünyanın karmaşası içinde, biberin kilosu iki yüz Lira olmuşken, nereye evrileceğimizi, nasıl bir güne uyanacağımızı bilmediğimiz şu günlerde; en iyisi okumak… İnanın bana…
O güzel cümlenin ümit veren, yarınlara bir an önce ulaşmak için insanı teşvik eden felsefesine sığınıp okuyarak, hayal ve ümit ederek, yaşamaktan ne olursa olsun hiç vazgeçmeyerek devam edelim: “Bu da geçer ya Hû…”