Kraliyetler genellikle savaşlarla ya da devrimlerle sarsılır. Britanya monarşisi ise bugün tek bir adamın hatalarının yarattığı bir krizle karşı karşıya. Prens Andrew meselesi artık basit bir itibar sorunu değil. Windsor Hanedanı için çok daha büyük bir mesele. Çünkü tartışılan şey artık bir prens değil. Monarşinin meşruiyeti.
Andrew Mountbatten-Windsor’ın kamu görevinde usulsüzlük şüphesiyle gözaltına alınmasıyla birlikte Birleşik Krallık’ta siyasi tartışma hızla büyüdü. Solcu bazı milletvekilleri bağımsız bir soruşturma çağrısı yaptı. Kraliyet ailesinin Andrew’un Jeffrey Epstein bağlantıları hakkında ne bildiğinin araştırılmasını istediler. Tartışma burada kalmadı. Monarşinin geleceği de konuşulmaya başlandı. Demokraside kalıtsal ayrıcalığın yeri sorgulanıyor.
Hükümet bu girişimleri reddetti. Ancak Andrew’un ticaret elçisi olduğu dönemde Epstein’la Asya seyahatlerine ilişkin gizli hükümet raporlarını paylaştığı iddiaları polis tarafından inceleniyor. Bu da krizi açıkça siyasi bir mesele haline getirdi.
Modern monarşi göründüğünden daha kırılgan. Taht artık sadece gelenekle ayakta durmuyor. Görünürlük ve güven çok önemli. Halkın rızası olmadan meşruiyet kalmıyor. Kimse artık Tanrı’nın seçtiği için hükmetmiyor. Monarşi sevilirse var oluyor. Güvenilirse ayakta kalıyor. Andrew krizi bu yüzden kritik bir eşik.
Jeffrey Epstein ile kurduğu ilişki bu krizin merkezinde. Andrew’un onunla temasını sürdürmesi kamuoyunda büyük rahatsızlık yarattı. New York’taki evinde görüntülendi. Sonra bunu ‘ilişkiyi bitirmek için yaptım’ diye açıkladı. Bu açıklama kimseyi ikna etmedi. Virginia Giuffre’nin iddiaları geldi. Ardından milyonlarca sterlinlik bir uzlaşmayla kapanan dava.
Sorun sadece özel hayat değildi. Andrew o dönemde Birleşik Krallık’ın ticaret elçisiydi. Yani ülkeyi temsil eden bir isimdi. Diplomatik temaslarda kraliyetin nüfuzunu kullanıyordu. Epstein gibi tartışmalı bir figürle ilişkiyi sürdürmesi bu görevi gölgeledi. Hukuken kamu görevini kötüye kullandığı düşünülüyor. Kraliyet söz konusu olduğunda beklenti daha da yüksek. Çıta sadece hukuki değil. Ahlaki!
Andrew’un yıllardır anlatılan kibirli ve sorumsuz tavırları da bu tabloyu ağırlaştırdı. Bu hikâyeler tek başına kriz yaratmaz. Ama büyük bir skandal ortaya çıktığında anlam kazanır. Hepsi bir araya gelir. Bir karakter resmi çizer. Andrew ayrıcalığı doğal hak gibi gören bir profil oldu her zaman.
Oysa modern kraliyet ailesi yıllardır görünmez bir seçim kampanyası yürütüyor. Her gün, her etkinlikte ve her fotoğrafta. Çünkü monarşi halkın sevgisine bağlı. Görünmek zorundalar. Sevilmek zorundalar. Küçük bir jest bile analiz ediliyor. Bir gülümseme, bir bakış! Bu çağda monarşi bir vitrin hayatı.
Kral Charles’ın mesafe koyması bu yüzden önemli. Hukuk işlemeli demesi net bir mesaj. Kurum kişiyi değil kendisini korumaya çalışıyor. Andrew’un görevlerden çekilmesi ve unvanlarının alınması da bu çabanın parçası.
Tarih bize bir şey gösteriyor. Avrupa monarşileri krizlerden sağ çıkabiliyor. Ama değişmek zorundalar. Britanya’da da daha küçük ve daha şeffaf bir monarşi fikri giderek güçleniyor. Çünkü 21. yüzyılda kalıtsal ayrıcalık kolay kabul edilmiyor. Yüksek etik standart bekleniyor. Güven kaybolursa gelenek tek başına yetmiyor.
Peki ya gerçekten daha ileri gidilirse? Diyelim ki monarşi çöker. O zaman mesele sadece bir aile meselesi olmaz. Büyük ihtimalle bir cumhuriyet referandumu yapılır. Bu bile başlı başına sarsıcı olur. Britanya’nın yazılı bir anayasası yok. Devlet başkanlığı sistemi yeniden tanımlanır. Kraliyet yetkileri yeniden dağıtılır. Başbakanın ve parlamentonun rolü yeniden şekillenir. Yüzyıllık dengeler yeniden kurulur. Geçiş kolay olmaz.
Dünyada da etkisi olur. Birleşik Krallık dışında 14 ülke hâlâ Britanya hükümdarını devlet başkanı olarak tanıyor. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler kendi anayasal tartışmalarına girer. Avrupa’daki monarşiler üzerinde de psikolojik bir baskı oluşur. İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç ve Norveç zor günler yaşar.
Peki monarşi gerçekten çöker mi? Büyük ihtimalle hayır. Tacın kökleri derin. Andrew krizi monarşinin sonunu getirmeyecek. Ama önemli bir gerçeği hatırlattı. Ayrıcalık artık sorgulanıyor. Güç doğuştan gelmiyor. Güvenle kazanılıyor. Monarşiler de bu kuralın dışında değil. Winston Churchill’in dediği gibi: “Büyüklüğün bedeli sorumluluktur.”