Geçenlerde ABD Başkanı Donald Trump, sahne ışıkları altında yeni bir fikrini tanıttı: Trump Hesapları. Yanında Nicki Minaj ve Kevin O’Leary vardı. Biri pop kültürünün, diğeri girişimcilik dünyasının simgesi. Ortak noktaları, Amerikan rüyasına katkı sunuyor gibi görünmeleriydi.
Fikir basit. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde doğan her çocuk için devlet doğumda 1.000 dolar yatırıyor. Bu para vergisiz büyüyor. Çocuk 18 yaşına gelene kadar hesap ebeveynlerin kontrolünde. Sonrasında üniversite için kullanılabiliyor, ev alımında harcanabiliyor ya da yatırıma devam edilebiliyor. Program, Amerikan rüyasını erken yaşta başlatmak diye sunuluyor. Ama bunun altında daha derin bir amaç yatıyor. Çocuk sahibi olmayı teşvik etmek.
Trump son dönemde kendisini açıkça doğum yanlısı politikaların yüzü olarak konumlandırıyor. Hatta geçen yıl Beyaz Saray’daki bir etkinlikte kendisiyle dalga geçerek ‘döllenme başkanı’ dedi. Gerekçesi de doğurganlık ilaçlarını daha erişilebilir kılmak için attığı adımlar.
ABD’de doğum oranları düşüyor ve nüfus hızla yaşlanıyor. Bugün Amerikalıların yüzde 17’si 65 yaşın üzerinde. Bu oran 2050’de yüzde 23’e çıkacak. Daha az çalışanı ve daha çok emeklisi olan, daha az vergi ödeyen ve daha fazla sosyal güvenlik ihtiyacı olan bir ABD demek bu.
Bu tablo sadece Amerika’ya özgü değil. IMF’ye göre G20 ülkeleri 2050’de milli gelirlerinin yaklaşık yüzde 20’sini emeklilerin sağlık ve maaş harcamalarına ayırmak zorunda kalacak. 2015’te bu oran yüzde 14’tü. Dünya nüfusu artmaya devam ediyor ama bu artış büyük ölçüde Afrika gibi gelişmekte olan kıtalardaki ülkelerden geliyor. Gelişmiş ülkelerde ise kadınlar, nüfusu yenilemeye yetecek kadar çocuk sahibi olmuyor.
Sonuçları ağır olabilir. Nüfus yavaşladığında ekonomi de yavaşlıyor. İş gücü daralıyor. Yaşlanan toplumlar daha az risk alıyor, daha az yenilik üretiyor. Büyüme modeli çatırdıyor.
İşin bir de kültürel boyutu var. ABD’de düşük doğum oranları uzun süre göçle dengelenmişti. Ama bu denge de bozuluyor. 2024–2025 arasında nüfus artışı sadece yüzde yarım oldu. Göçmen sayısındaki düşüş tabloyu daha da belirginleştirdi. Bu da o zaman bebekleri kendimiz artırmalıyız diyenlerin sesini yükseltti ve teşvik paketleri gündeme geldi.
ABD bu arayışta yalnız değil. Dünyada benzer adımlar atılıyor. Macaristan iki veya daha fazla çocuk sahibi annelere ömür boyu gelir vergisi muafiyeti tanıyor. Japonya doğurganlık tedavilerini ve nakit destekleri artırıyor. Çin tek çocuk politikasından sonra tam tersine döndü. Sokaklarda kardeş en büyük hediyedir yazıları var.
Peki işe yarıyor mu?
Biraz. Araştırmalar bu tür teşviklerin düşüşü yavaşlattığını gösteriyor. Ama tersine çeviremiyorlar. Kanada yıllardır çocuk yardımları, devlet katkılı eğitim hesapları ve ucuz kreş sistemi uyguluyor. Buna rağmen doğurganlık oranı 2024’te kadın başına 1,25’e düştü. Uzun süre örnek gösterilen Fransa da bugün tarihinin en düşük seviyelerinden birinde.
Çocuk sahibi olmama kararı artık salt ekonomik değil, biraz da hayatın nasıl kurulmak istendiğiyle ilgili. İş, zaman, özgürlük ve kimlik duygusu bu tercihi şekillendiriyor. Özellikle eğitimli ve çalışan kadınlar için çocuk, ekonomik bir hesap değil, yaşamın yönünü değiştiren bir eşik.
Bu nedenle Trump Hesapları gibi programlar ebeveynliği cazip gösterebilir ama demografik gidişatı tek başına değiştirmesi zor. Çünkü ortada geçici bir tereddüt değil, değerler ve beklentilerde köklü bir değişim var.
Asıl rahatsız edici gerçek, doğum oranlarındaki düşüşten çok, gençlik üzerine kurulu bir ekonomik modelin yaşlanan bir dünyaya uyum sağlayamaması. On yıllardır büyümeyi ve yeniliği genç nüfusla eşitledik. Şimdi o gençlik azalıyor. Biz ise sistemi bebeklerle kurtarmaya çalışıyoruz.
Daha fazla bebek mi yapmalıyız, yoksa daha uzun yaşayan insanlarla yeni bir düzen mi kurmalıyız? Japonya ikinci yolu deniyor. 65 yaş üstü için daha uzun ve daha esnek çalışma hayatları tasarlanıyor. Yaşlılık, kenara çekilme değil, üretimin başka bir biçimi olarak yeniden tanımlanıyor.
Artık gerçeği yumuşatmanın anlamı yok. Mesele, genç kalamayan bir sistemle ne yapacağımız. Aynaya bakma zamanı. O aynada gördüğümüz şey yaşlanan nüfus değil, yaşlanmaya hazır olmayan bir zihniyet.
Gerçek ortada. Ya sistemi yeniden tasarlayacağız ya da sistem bizi tasfiye edecek.