Çingeneler Zamanı

Dr. Ferhat ATİK Köşe Yazısı
11 Mart 2026 Çarşamba

Bazı filmler vardır; izlendikleri dönemin ötesine geçer ve yıllar sonra bile bir toplumun aynasına dönüşür. Emir Kusturica’nın ‘Çingeneler Zamanı filmi de tam olarak böyledir. İlk izlediğimde büyülü gerçekçiliğin bu kadar sert bir toplumsal eleştiriyle birleşebileceğini düşünmemiştim. Yıllar sonra Türkiye’nin bugünkü manzarasına baktığımda ise filmin kimi sahneleri neredeyse belgesel bir önsezi gibi duruyor.

Kusturica’yı Antalya Film Festivali sırasında tanıma fırsatım olmuştu. Sinemaya yaklaşımı, taşradan gelen hikâyeleri evrensel bir dile dönüştürme biçimi ve insanın karanlık tarafına bakarken bile şiirselliği elden bırakmaması beni derinden etkilemişti. Sonraki yıllarda birkaç kez daha görüşme imkânımız oldu. Her defasında aynı noktaya dönüyordu: Toplumun en kırılgan kesimleri, özellikle de çocuklar, bir ülkenin gerçek vicdanını gösterir.

Çingeneler Zamanı tam da bu vicdan meselesini merkezine alır. Filmde çocukların organize suç ağları içinde nasıl metalaştırıldığını, nasıl erken yaşta yetişkinlerin kirli dünyasına sürüklendiğini izleriz. Bu yalnızca Balkanlar’a özgü bir hikâye değildir; yoksulluk, göç ve umutsuzlukla birleştiğinde her toplumda benzer yapılar üretir. Bugün de çocuk yaştaki suç çeteleriyle ilgili haberler artık istisna değil, gündelik akışın sıradan bir parçası hâline geldi.

Burada asıl mesele, bu çocukları yalnızca ‘suçlu’ etiketiyle anmanın kolaycılığıdır. Kusturica’nın filminde olduğu gibi, onların çoğu sistematik bir ihmalin ürünüdür. Eğitimin dışına düşmüş, aile yapısı parçalanmış, ekonomik ve kültürel olarak kuşatılmış bir kuşağın çocuklarıyız karşımızda. Suç, çoğu zaman bir tercih değil; sunulan tek çıkış kapısı gibi beliriyor. Bu durum, yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülebilecek bir mesele değil; derin bir sosyal politika ve etik yüzleşme gerektiriyor.

Yakın tarihimizde hızlı kentleşme, gelir eşitsizliği ve kültürel kırılmalar, gençler için geniş bir gri alan yarattı. Bu alan, suç ağları için verimli bir zemin oluşturuyor. Çocukları bu ağlardan çekip çıkaracak olan ise yalnızca cezai yaptırımlar değil; nitelikli eğitim, sosyal destek mekanizmaları ve en önemlisi, onları görünür kılan bir kamusal vicdan. Aksi hâlde her yeni kuşakta aynı döngüyü yeniden üretiriz.

Kusturica’nın sineması bize şunu hatırlatır: Bir toplumun en karanlık hikâyeleri bile anlatılmadıkça iyileşmez. Çocukların suç dünyasına itilmesini normalleştiren her söylem, aslında geleceğimizden çalar. Çingeneler Zamanı’nı bugün yeniden izlemek, Türkiye’nin aynasına bakmak gibidir. Orada gördüğümüz yalnızca bir film değil; ihmal edilmiş hayatların sessiz çığlığıdır. Bu çığlığı duymak ve ona cevap vermek ise artık estetik bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün