Bu metni kaleme alırken çıkış noktam, politik psikolojinin dehası kabul edilen ve beş kez Nobel Ödülü adayı olan, Sigorni Ödülü sahibi dünyaca tanınmış psikiyatrist Profesör Dr. Vamık Volkan’ın Türkiye toplumu için kullandığı çarpıcı bir tespitti: “Türkiye, Osmanlı’nın yasını henüz tamamlayabilmiş değildir.” Bu ifade, Türkiye’nin siyasal dili, toplumsal hafızası ve kimlik tartışmaları dikkate alındığında üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir çerçeve sunar.
Psikolojide yas, bireyin kaybettiği bir nesneyle kurduğu duygusal bağın yeniden düzenlenmesi süreci olarak tanımlanır. Ancak Volkan’ın grup psikolojisi alanındaki çalışmaları, yas tutma sürecinin yalnızca bireylere özgü olmadığını; toplumların da tarihsel kayıplar karşısında benzer ruhsal mekanizmalar geliştirdiğini ortaya koyar. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, Türkiye için yalnızca tarihsel bir kırılma değil, kolektif düzeyde yaşanan bir kimlik sarsıntısıdır.
Freudyen yaklaşımdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu güçlü, düzen kurucu ve koruyucu bir “baba figürü” olarak içselleştirilmiş olabilir. Altı yüzyıl boyunca siyasal, kültürel ve dini anlam dünyasını şekillendiren bu yapı, toplumsal bilinçdışında bir tür üst-otorite işlevi görmüştür. Bu figürün ani ve travmatik biçimde kaybedilmesi ise, yas sürecinin tamamlanmasını zorlaştırmıştır.
Burada Volkan’ın “seçilmiş travma” kavramı açıklayıcıdır. Toplumlar, geçmişte yaşadıkları büyük kayıpları yalnızca hatırlamaz; bu kayıpları kimliklerinin kurucu bir parçası hâline getirir. Özellikle siyasal ve ekonomik kriz dönemlerinde bu travmalar yeniden canlanır ve güncel söylemlerde kendine yer bulur. Türkiye’de geçmişe yapılan yoğun göndermeler, bu açıdan yalnızca tarihsel bir ilgi değil, psikolojik bir ihtiyaç olarak da okunabilir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, modernleşme ve Batılılaşma hedefleriyle birlikte geçmişle radikal bir kopuşu da beraberinde getirmiştir. Bu kopuş, siyasal düzeyde işlevsel olmuş olabilir; ancak psikolojik düzeyde yasın ertelenmesine yol açmıştır. Travmatik kayıplar açıkça konuşulmadığında ya da yalnızca resmi anlatılarla sınırlandığında, bastırılan duygular farklı biçimlerde geri döner.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Geçmişle hesaplaşmadan inşa edilen bir gelecek ne kadar sağlam olabilir? Toplumsal hafızada boşluklar arttıkça, bu boşluklar mitlerle, idealize edilmiş anlatılarla ya da sembolik zaferlerle doldurulmaktadır.
İletişim bilimleri açısından bakıldığında, Türkiye’de son yıllarda güçlenen nostaljik söylemler dikkat çekicidir. “Kadim medeniyet”, “tarihi miras”, “yeniden büyük ülke” gibi ifadeler, yalnızca politik sloganlar değildir; aynı zamanda tamamlanmamış bir yasın dilsel tezahürleridir. Bu söylemler, kaybedilen gücü sembolik düzeyde yeniden üretme çabası olarak da okunabilir.
Volkan’ın sözünü ettiği “seçilmiş zaferler” bu noktada devreye girer. İstanbul’un fethi ya da Çanakkale gibi tarihsel başarılar, toplumsal özgüveni besleyen önemli referanslardır. Ancak bu zaferler, yenilgilerle ve kayıplarla dengelenmediğinde, gerçekçi olmayan büyüklük beklentilerine dönüşme riski taşır. Siyasal iletişimde görülen aşırı iddialı dil, bu dengesizliğin bir yansıması olabilir.
Psikoloji literatürü, işlenmemiş travmaların nesiller boyunca aktarılabildiğini göstermektedir. Holokost sonrası yapılan çalışmalar, travmanın yalnızca doğrudan yaşayanları değil, onların çocuklarını ve torunlarını da etkilediğini ortaya koymuştur. Benzer bir mekanizmanın Türkiye için de geçerli olup olmadığı sorusu önemlidir.
Bugünün genç kuşakları Osmanlı’yı deneyimlemedi; ancak aile anlatılarındaki suskunluklar, eğitim sistemindeki seçici tarih anlatıları ve kamusal alandaki çelişkili söylemler, bu geçmişin hâlâ canlı olduğunu göstermektedir. Söylenemeyen her şey, kolektif bilinçdışında daha güçlü bir yük hâline gelmektedir.
Volkan’ın yaklaşımı deterministik değildir; aksine bir imkâna işaret eder. Toplumlar, geçmişleriyle daha dengeli bir ilişki kurarak sağlıklı bir yas sürecinden geçebilirler. Bu, Osmanlı’yı bütünüyle idealize etmek ya da tamamen reddetmek anlamına gelmez. Eleştirel ama empatik bir tarih okuması, bu sürecin temelidir.
Ayrıca, zorunlu göçler, kimlik krizleri ve büyük toplumsal kayıplar açıkça konuşulabildiğinde, bastırılmış duyguların yıkıcı etkisi azalır. Siyasal ve kültürel iletişim dilinde daha gerçekçi, bugüne odaklanan ve geleceği merkeze alan bir söylem geliştirmek de bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Bir toplum, geçmişini inkâr ederek değil; onunla olgun bir ilişki kurarak güçlenir. Kaybedilen baba figürünün gölgesinde kalmak, sürekli geçmişe dönük telafi arayışlarını besler. Oysa sağlıklı bir yas süreci, bireylerde olduğu gibi toplumlarda da özgüven ve gerçekçilik üretir.
Osmanlı geçmişiyle barışabilen, zaferleri kadar kayıplarını da kabul edebilen bir Türkiye, geçmişin esiri olmaktan çıkıp geleceğin öznesi olabilir. Volkan’ın teşhisi bu anlamda bir uyarıdan çok, kolektif olgunlaşma için sunulmuş bir davet olarak okunmalıdır.