Dijital haz ile tarihsel travma arasında

Selin SÜAR Köşe Yazısı
4 Mart 2026 Çarşamba

İsrailli satirist yazar Shahak Shapira’nın Yolocaust projesi, dijital çağın görsel kültürü ile tarihin travmatik gerçekleri arasındaki gerilimi görünür kılan çarpıcı bir müdahale olarak 2017 yılında yapıldı. Proje, Berlin Holokost Anıtı üzerinde neşeli pozlar vererek selfie çeken ziyaretçilerin fotoğraflarını, Nazi toplama kamplarından arşiv görüntüleriyle yan yana getirmeye dayanıyor. Böylece ‘You Only Live Once’ (YOLO) sloganının hedonist yaklaşımı ile Holokost’un kitlesel imhasına dair tarihsel gerçeklik, yazar tarafından sert bir biçimde çarpıştırıldı. Sonuç olarak projedeki bu estetik müdahaleyle tarih, suskunluk, yaşanmışlık ve tanıklık gibi kavramlar yeniden masaya yatırılmış oldu.

Modern tarih yazımı, özellikle travmatik bir geçmiş söz konusu olduğunda, temsilin sınırlarıyla karşı karşıya kalır. Holokost gibi yaşanmış büyük ölçekli kitlesel katliamlar, sıradan tarihsel anlatı biçimlerinin ötesine geçen bir kırılma yaratır. Yolocaust, bu kırılmayı dijital kültürün yüzeyselliği üzerinden yeniden görünür kılar. Shapira’nın müdahalesi, bir temsil krizini açığa çıkarır: Acı nasıl temsil edilir? Hafıza mekânı nasıl deneyimlenmelidir? Anıtın mimari soyutluğu, ziyaretçilere belirli bir davranış kodu dayatmaz; bu da hafızanın pedagojik boyutunu muğlaklaştırır. Yolocaust işte bu muğlaklık alanında, tarihin estetikleştirilmesine karşı bir karşı-estetik üretir.

Holokost sonrası Avrupa’da uzun süre hüküm süren suskunluk, hem bireysel hem de kolektif düzeyde travmanın işlenme biçimini belirlemiştir. Suskunluk, kimi zaman inkârın, kimi zaman da ifade edilemezliğin sonucu olmuştur. Buna karşın günümüz dijital kültürü, sürekli paylaşım ve görünür olma üzerine kuruludur. Sosyal medya, deneyimi belgeleme zorunluluğu yaratır. Böylece yaşamak, paylaşmakla eşdeğer hale gelir. Yolocaust bu iki uç arasında konumlanır; tarihin suskunluğu ile dijital çağın gürültüsü. Selfie’ler, bireysel mutluluğun ilanlarıyken arka plandaki anıt, kitlesel ölümün ve kaybın mekânı olarak simgeleşmektedir. Shapira, bu mekânları ziyaret eden ve orada gülümseyerek, yoga yaparak, zıplayarak poz veren kişilerin fotoğraflarını toplama kamplarındaki ceset yığınları ve açlıktan bitap düşmüş bedenlerle yan yana getirerek bu dijital gürültüyü bir anda tarihsel dehşetin sessizliğiyle keser. Bu estetik şok, suskunluğun ve tanıklığın geri dönüşüdür. Proje sonrasında bazı fotoğraf sahipleri görüntülerini kaldırmış ve kamusal bir tartışma başlamıştır. Bu durum, sanatın bellek politikalarına müdahale gücünü de göstermektedir.

Holokost anıtları, doğrudan yaşanmışlık mekânları değildir; temsili hafıza alanlarıdır. Oysa Auschwitz-Birkenau gibi mekânlar, tarihsel olayın somut tanıklarıdır. Berlin’deki anıt ise, bu yaşanmışlığın soyut bir tercümesidir. Yalnızca buralar değil, halkların tarihinde yer eden olayların temsil edildiği benzer mekânlar da yaşanmışlığın maddi izlerini taşır. Bu mekânlar kamusal hafıza üretiminde önemli bir yer tutar. Örneğin Berlin’deki anıt, bir yüzleşmenin simgesidir, ancak turizm ve sosyal medya kültürü, bu simgesel alanı evrensel bir fotoğraf fonuna dönüştürme eğilimindedir.

Sonuç olarak Yolocaust, yalnızca bir internet projesi değil; hafıza, etik ve temsil üzerine düşünmeye çağıran çağdaş bir müdahaledir. Tarihin suskunluğu ile dijital çağın gürültüsü arasındaki gerilimde, izleyiciyi sorumluluk almaya davet eden güçlü bir tanıklık pratiği sunar.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün