Lunaparktaki aynalar

Metin BONFİL Köşe Yazısı
4 Mart 2026 Çarşamba

Çocukluğumda, Küçükçiftlik’te kurulan lunaparkta “yirmii paket makarnaa” diye bağırarak çekiliş yapan İtalyanlar, dönme dolaplar, korku tünelleri ve atlı karıncaların yanı sıra, bir de içinde aynalar bulunan tüneller vardı. Önünden geçerken insanı upuzun ya da zapzayıf, kısacık ya da göbekli gösteren aynalar… (Enlemesine büyüten aynalar demek ki biraz geleceği de görüyormuş demem geliyor ama, onu başka bir yazıya bırakmak daha doğru olur!)

Geçtiğimiz hafta iş icabı görüştüğümüz yabancı stratejik yatırımcıya Türk Lirası’ndaki enflasyon-devalüasyon etkisinin finansal tablolara nasıl yansıdığını anlatmaya çalışıyordum. 2025 yılı finansal sonuçların üç-dört hatta beş yıl önceki sonuçlar ile karşılaştırmasında anlatılması kolay olmayan açıklamalar vermek durumunda kaldık. Türk Lirası’nın bugün ifade ettiği satın alma gücü ile geçmişte ifade ettiği değer arasındaki farklar ile ilgili yorum yaparken lunaparktaki aynalar geldi aklıma. TL mi bakmalı, enflasyonla mı düzeltmeli? Dövize çevirip mi bakmalı?

Hepsi ayna, ama hangisi doğruyu gösteriyor? Pamuk Prenses’teki “Ayna ayna, söyle bana…” diye soran cadıya “en doğru” cevabı veren ayna hangisi?

Şirket birleşme ve satınalmaları ile ilgili danışmanlık yapan biri olarak birçok şirketin finansallarını incelemek durumunda oluyorum. Her bireyin olduğu gibi, her şirketin de farklı bir hikayesi var; danışmanlık işini ilginç yapan en önemli özellik belki de bu. Genellikle, bir şirketin finansallarını analiz ederken önce “bugün neredeyiz?” sorusu ile başlar sonra da “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” ile devam ederiz. Dört yıl geriye ve üç yıl ileriye bakmaya çalışarak finansal tablolardan şirketin hikayesini anlatmaya çalışırız.

Analizlerin doğru sonuç vermesi için en önemli gereklerden birisi istikrar gösteren trendler ile arızi durumları ayırt edebilmek. Yani bir şirketin COVID gibi harici bir etken dolayısı ile veya bir yangın ya da bir taşınma durumundan dolayı finansalları kötüleşmiş ise, bu o şirketin gerçek faaliyetinin bozulduğu anlamına gelmiyor. Altta yatan sağlıklı unsurları görebilmek önemli.

Analizin doğru olması için önemli bir diğer koşul ise doğru ölçütle bakmak. TL cinsinden tablolarda analiz yapmak artık çok zor oldu. Bir şirket faaliyet cirosunu ve karını enflasyon kadar arttırıp “satışlarımızı yüzde şu kadar arttırdık, karımız şu seviyeden bu seviyeye geldi” gibi ‘böyyük’ laflarla kendini övüyor ise, buna da “reel anlamda” ne yaptığını sormak gerekiyor. Faizlerin yüksekliğinden dolayı birçok şirket patronu “bankalara çalışıyoruz” diye sitem ederken, yüksek sermaye ile çalışan bankalar yüksek kar ediyor gibi gözüktükleri için onlara da “kan emici” gözüyle bakılabiliyor. Oysa, hangisinin başkasının sermayesi ile, hangisinin kendi sermayesi ile çalıştığına bakmadan, bankaların reel karının ne olduğunu görmeden hüküm vermemek gerekiyor.

Finansal tablolarda görünen ile gerçek arasındaki farkı ortaya çıkartmak için kullanılan birinci yöntem gelir tablosunun enflasyon endekslenmesi olmalı. TÜİK tarafından yayınlanan endekslerin gerçek enflasyonu yansıtmadığına inanılsa da, perakendeci firma ise TÜFE’yi, hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir firma ise TÜİK Hizmet Endeksini, (Tüketici endeksine göre daha yüksek) İstanbul’da faaliyet gösteren bir firma ise bazen de İSO endeksini baz almak doğru olacaktır. İhracatçı bir firma ise finansal tabloları Avro ya da Dolar üzerinden düzenlemek şart. Ama bu da yetmiyor. Çünkü son beş senede bu para birimleri dahi erozyona uğradı. Örneğin, ABD’de 2021’de 100 dolar harcayarak alabildiğiniz bir mal sepeti, bugün ortalama 124 dolar oldu. Yani, ($1.00/$1.24=0.806) bugünkü doların satın alma gücü beş yıl öncesine göre yüzde 20 civarından düşmüş durumda. Avro bölgesi için bu oran yüzde 18. Eğer beş yıl öncesine göre ihracatınız dolar bazında yüzde 10 artmış ise, reelde geri gittiğinizi düşünmeliyiz. Kaldı ki, ABD Doları diğer para birimlerine göre ABD Doları son bir senede yüzde 10, son 2,5 senede yüzde 14 değer kaybetti. Yani, aynı yerde saymış bile olabilmek için hem dolar enflasyonunu hem de doların diğer para birimleri karşısındaki ortalama değer kaybını telafi edecek kadar büyümüş olmak gerekiyor.

Paranın alım gücündeki hızlı düşüşü doğru çerçeveleyemediğimiz sürece gerçekleri okuyabilmek de zorlaşıyor. Örneğin, yılsonlarında yapılan ücret uyarlamaları ‘zam’ diye adlandırılıyor. Enflasyon kadar artışa zam dediğinizde aslında reel artışın sıfır olduğunu gölgeliyorsunuz. Asgari ücret, emekli maaşları vb. sabit gelirler aslında reel olarak azalıyor. Aynı bakış açısı ile, her gün doların avronun arttığına dair haber okuyoruz. Kimse nedense, TL’nin değeri bugün şu kadar daha düştü diyemiyor. Gerçek o ki, beş sene önce 100 TL ödeyerek aldığınız malları bu sene takriben 718 TL ödeyerek alabiliyorsunuz. Bugün TL’nin alım gücü beş sene öncesinin sadece yüzde 14’ünde.

Performans ölçerken yanlış aynaların önünde takılıp aldanmak yerine, zor da olsa, gerçek resmi gösteren ölçütleri kullanmak ve hikayenin doğrusunu görmek yine de en sağlıklısı olacaktır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün