Turuncu penguenler

Dalia MAYA Köşe Yazısı
11 Şubat 2026 Çarşamba

Gidiyoruz… Kilometrelerce beyazın içinde gidiyoruz. Beyaz, karlı ama pırıl pırıl bir yol. Etrafımız sıklıkla beyaza bürünmüş çam ve ladin ağaçları ile çevrili. Bunlar aşırı soğuklara ve ağır kar yüküne rağmen ayakta kalabilen dayanıklı türler. Arada tek tük evler… Onlar da ikea odalarına benziyor. Her yer düz, her yer beyaz. Dünyanın tepesindeyiz; Laponya’nın başkenti Rovaniemi’de. Arktik kutup dairesinde. Bulunduğumuz dönemde gece aşırı karanlık değil. Mavi alacakaranlık deniyor buna. Aydınlık sadece dolunaydan ve toprağı, binaları ve ağaçları örten kalın kar tabakası yüzünden değil. Gece-gündüz dengesi burada Avrupa’da bildiğimizden ayrı işliyor. Geldiğimiz bu mevsimde böyle. Ve Ay sanki yerinden hiç hareket etmiyor. Güneş de öyle…

Ve bugün buzkıran gemisi ile Finlandiya ile İsveç arasında, Botni Denizi’nde gezecek sonra da kendimizi denize, buzların ortasına atacağız. Geldiğimiz gün hava -25 derece idi. Bugün göreceli olarak daha sıcak. (-)15lerde dolaşıyor. Neyse ki rüzgar yok ve hava bulutlara rağmen güneşli. Bulutlar bize şimdiye kadar iltimas geçmediler. Güneş de geçmedi. Buralara gelirken buzların arasında yüzmek kadar kuzey ışıklarını görmek de hayalimizdi. Ancak 11 yılın en aktif olduğu söylenilen bu yıl güneşte patlamalar tam bizim olduğumuz şu günlerde sakin. İzlanda’ya gittiğimizde de öyle olmuştu. Üstelik hava bulutlu. İki koşul da zayıf olunca İzlanda’da bize göz kırpan Aurora Borealisi burada görme hayali şimdilik yarım kaldı. O yüzden diyorum güneş de bulutlar da bize iltimas geçmedi.

Ama hava yine de buzkıran gemisinin güvertesinde seyahat etmeye mümkün. Tabi ki uygun kıyafetlerle… Kat kat giyinmişiz. Çift kat içlik üstüne yün kazak, üstüne kar kıyafetleri. Şapkalar, eldivenler ona göre. Hatta el, ayak ısıtıcıları da…. Bu kadar soğukta buzların arasında denize nasıl gireceğiz?

“Merak etmeyin” diyor rehberimiz. “Üşümezsiniz!” Aklımız almıyor tabi. Fotoğraf çekmelik bir an eldivenlerimizi çıkardığımızda hemen parmaklarımız donmaya başlıyor. Donmak derken acı… Acıdan bahsediyorum. Tırnak diplerinizde hissediyorsunuz acı soğuğu. Ve biz bu soğukta buzların arasında yüzüp üşümeyeceğiz, öyle mi?

160 kişilik gemide 84 kişiyiz. Bu yüzden her birimize suda yarım saat süre verilmiş.

Her şey organize. Her şey düzenli. Belki de dünyanın en sakin, en düzenli insanları Finlandiyalılar. Tur otobüslerinde şoförler kolay kolay sizlerle iletişim kurmuyor. Tüm dikkatleri yolda. Yollar da tenha zaten. Herkes birbirine saygılı. Dağ yollarında tek şerit yerlerde iki otobüs karşı karşıya gelince, bir cebe en yakın şoför hemen geri gidiyor. Hiçbir çekişmeye, tartışmaya yer yok. Yolda ne kadar sükunetle sürüyorsa aracını aynı sükunetle geri gidiyor. Sonra, selamlaşıp yoluna devam ediyor. Aynı düzen gemide de geçerli. Hepimizin bir zamanı var. Bileklerimizde dahil edildiğimiz gruba dair bir bileklik. Gemideki kafeteryada yemek yiyebileceğimiz saat de belirli, denize girebileceğimiz zaman aralığı da. Onun dışında geminin farklı bölümlerinde dolaşmak, içecek ve atıştırmalık almak… Biz gemi yol alırken güvertedeyiz. Yanlardan denizde geminin süzülmesini değil, buzları altına alarak kıra kıra ilerlemesini izliyoruz. Bir de sonsuz manzarayı. Sanki tersine işleyen bir blenderin içindeyiz. İçindeki değil dışındaki malzemeleri kıyıp sıvılaştıran bir blender. Dev buz kütlelerin takır takır kırıldığını, birbirlerinin altına üstüne geçerek geminin yanlarında dans edişini izliyoruz. Az sonra gemi çapa atıyor. Yemeklerimizi yiyip, buza dönmüş denizin üzerinde geziniyor tabi ki gemimizi ya da az ilerideki minik adanın ağaçlarını fon yaparak fotoğraflar çekip suya girme sıramızı bekliyoruz. Şairin satırları düşüyor aklımıza: “Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde / Karalarda koşanlar durup bana baktılar. / Ben de gittim / Sığınacağım adaları birer birer batırdım.”

Heyecanlıyız. Buza girmek nasıl bir duygu acaba?

Önce soyunacaksınız. Tamamen değil ama. İçlikleriniz, çoraplarınız üzerinizde kalabilir.  Üzerine neopren denilen esnek ve yalıtkan bir malzemeden üretilmiş dev bir dalış kıyafeti geçiriyorsunuz. Fermuarlar çekiliyor, kukuletalar çenenizin hemen üstüne kadar kapatılıyor. Ağzınız, burnunuz, gözleriniz dışında her yerden sıkı sıkıya vakumlusunuz.

Dalış kıyafetlerinizin aksine bu kıyafetler üzerinize tam yapışmıyor. Bedeninizle kıyafetiniz arasında sıkışmış hava var. Şişmiş bir balon gibisiniz. Turuncu dev bir penguen misali minik adımlarla kendinizi geminin iskelesinden buzların arasına bırakıyorsunuz. Aaaa!!! Beklenilenin aksine suyun soğukluğu size ulaşmıyor. Ve siz bu dev balonun içinde bağını koparmış bir duba misali suda batmadan hareket etmeye başlıyorsunuz. Yüzme bilmek bu koşullarda çok önemli bir beceri değilse de buzlara tırmanmak, etrafınızdaki insanların arasında birilerine çarpmadan ilerlemek ayrı bir güç gerektiriyor. İlerideki buz kütlesine tırmanmak üzere meylediyorsunuz. Oraya çıkarken buzu da bir parça erittiğinizin, belki de birkaç kişi sonra onun batıracağınızın farkındasınız. Yine de bacak, karın, kol kasları aktifleşirken beyniniz susuyor. Sonsuz beyazın üzerinde gün muhteşem bir güzellikte batmakta…

Dünyanın tepesinde, sonsuz beyazın ortasında turuncu dev bir balon halinde bile ne kadar küçük olduğunuzu fark ediyorsunuz. Güneş yarın yine doğacak. Siz burada olsanız da olmasanız da.

O yüzden şimdi, tam burada, sudan çıkmış, üzerinizi değişmiş, gemi karaya doğru, gün de geceye doğru yol alırken, tam burada sonsuzluğu selamlayıp yaşama şükretmeli.  

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün