Ünlü yönetmen Barry Levinson’un 1997 yılında çektiği ve tüm dünyada çok ses getiren ‘Wag the Dog /Başkan’ın Adamları’ filmi, bugün sosyal medyadaki yalan, çarpıtma ve dezenformasyon çağını adeta kehanette bulunurcasına öngörmüştü.
Film, ABD’de, seçimler öncesi görevdeki başkanın bir skandalını örtbas etmek için bir Hollywood yapımcısı ile bir reklamcının birlikte ürettiği sahte bir savaş hikayesi üzerinde konumlanır. Sözde Arnavut teröristlerin Amerika’yı tehdit ettiği yalanından hareketle bir kriz yaratılır. Televizyon haberleri, sahte görüntüler, uydurma kahramanlar, duygusal şarkılarla tüm ABD halkı yalan bir hikâyeye inandırılır. Gerçek savaş yoktur, ama kamuoyu bu ikilinin yarattığı mükemmel senaryo ile savaş olduğuna inandırılır. Tüm ekranlar, bu yalanla halkı esir alır. Skandal, bu sanal savaş hikayesiyle unutulur ve Başkan seçimlere en güçlü şekilde hazırlanmaya başlar.
***
Bugün sosyal medya o film stüdyosunun ta kendisi olmuş durumda. Olmayan bir gerçeğin, varmış gibi algısını yaratmak adına, gerçek acımasızca katlediliyor. Yalan üzerine kurulmuş mesajlar veya akıllıca çarpıtılmış hikayeler, saniyeler içinde milyonlara ulaşıyor. Bağlamından koparılmış eski videolar, yapay zekanın hazırladığı ve gerçeğinden ayırt edilmesi imkânsız görüntüler, kurgulanmış ve gerçek olmayan sanal röportajlar, “şok şok şok!” başlıkları, kasıtlı eksik bilgiyle sunulan haberler, “doktor arkadaşımın dedikleri” adı altında uzun uzun sahte sağlık önerilerinin hepsi de Wag the Dog’un modern versiyonu olmuş durumdalar. Gerçekliğin değil, algının yönetildiği bir dönemdir söz konusu olan.
COVID pandemisi döneminde de aşı karşıtlarının yaydıkları yalan haberler, çarpıtılmış sağlık istatistikleri, milyonlarca insanın kafasını karıştırmış ve aşı karşıtlığı az da olsa kamuoyunda bir karşılık bulmuştu. Oysa gerçek, aşı sayesinde on milyonlarca insanın hayatının kurtulmasının başarı hikayesiydi.
O filmdeki gibi neden bu kadar kolay kandırılıyoruz?
Zira bilimsel düşünce yerine duygular devreye giriyor. Öfke, korku ve gurur, rasyonel düşünceyi devre dışı bırakıyor. Onaylama önyargısı bizi çoğu zaman inanmak istediğimiz yalana çekiyor. Bilgi yorgunluğu ve bombardımanı yüzünden araştırmaya üşeniyoruz. Düşünme pratiği yok olunca koyunlara dönüyoruz, sürüden ayrılmamaya çalışıyoruz. Sanal gerçeklikte veya yalan dünyada yerimizi almayı tercih ediyoruz. Bir gün gerçek ortaya çıktığında ise duvara çarpıyoruz ama algı yöneticileri sizin hayal kırıklığınızı örtbas etmek için yeni algı oyunlarına başvuruyor ve kimi zaman da başarılı oluyorlar. Artık gittikçe, gerçeğin değil yalanın dünyasında yaşamaya devam ediyoruz. Gerçeği öğrenmenin peşinden gitmiyoruz zira orada görebildiklerimiz ile yaşamaya çalışmanın, hayatında araba kullanmayı beceremeyen sürücülerin direksiyon başında aracı sürmeye çalışmanın eşdeğer sonuçlar çıkarma riskinden kaçıyoruz. Zira, duvara toslamaktan korkuyoruz.
***
Ünlü Yunan düşünürü Platon, yaklaşık 2400 yıl önce ürettiği ‘Mağara Alegorisi’nde insanları zincirlenmiş mahkûmlar olarak tasvir etmişti. Hep mağarada yaşayan o insanlar, arkalarındaki duvarlara yansıyan ateşten gölgeleri gerçek sanıyorlardı. Dışarıdaki gerçek dünya ise onlar için erişilmez, hatta korkutucuydu.
Platon bu alegori ile gölgelerin yanıltıcı özelliği üzerine düşündürmeye çalışır. Mağarada bulunan tutsaklar tüm gerçekliği ve hayatı duvardaki gölgeler olarak algılar. Platon, daha sonra bazı tutsakların mağaradan kurtulma şansı yakalamasıyla, gerçek hayatla karşılaştıklarında bocalamalarını anlatmaya çalışır.
Bugün sosyal medya, modern bir mağara olmuş durumda. Ekranlarımız mağara duvarı, akıştaki içerikler ise gerçeği yansıtmayan gölgeler haline gelmiş durumdalar.
Mağaradan çıkmak zor. Platon’un alegorisinde bir mahkûm dışarı çıktığında gözleri kamaşıyor, gerçek ışık acı veriyor, hatta geri dönmek istiyor.
Bugün de aynı şekilde dezenformasyonu sorguladığımızda ilk başta rahatsız oluyoruz. Sorgulamak, bizi inanmak istediğimize götürmediği için acı çekiyoruz. Bazen yalan dünyaya uyum göstermeye devam etmeye çalışıyoruz. Zira o dünyanın siyah beyaz netliğinde yaşamak daha çok işimize geliyor. Kimi zaman da duvara tosladıktan sonra ya iş işten geçiyor ya da ayağa kalkmaya çalışıyoruz…
***
Filmdeki sahte savaş bittiğinde gerçek ortaya çıkmıştı. Zira klişe deyimle, gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu var...
Duvara çarpmamak için bu yalan dünyaya teslim olmamak lazım.
Doğru hayat adına gerçeğin peşinde koşmak gerek…
Ancak asıl sorulması gereken de şu olmalı:
İnsan neden yalan söyler, neden kötülükle dost olur?