Nepo baby de olsan sanal bahşiş tatlı geliyor!

Zehra ÇENGİL Köşe Yazısı
4 Şubat 2026 Çarşamba

Hayal edin.

Dünyanın en zengin kadınlarından biri evinizin içinde. Markası var, imparatorluğu var, milyar dolarlık serveti var. Yani anneniz Kim Kardashian.

Tahmini serveti: 1,7 milyar dolar. Ve siz canlı yayında dönüp diyorsunuz ki: “Anne kadraja gir… Hediye atsınlar.” Bunu söyleyen kişi de sıradan biri değil.

Henüz 12 yaşında ama doğduğu günden beri flaşların altında büyüyen North West. Yani bırakın canlı yayındaki sanal hediyeleri, orada toplanacak paranın katbekat fazlasını belki bir saatlik iş hacmiyle kazanabilecek bir ekonomik güçten söz ediyoruz.

 Bu sahne aslında sadece bir “magazin anı” değil. Bu, çağın röntgen filmi gibi. Çünkü artık para kazanılan bir şey değil, akıtılan bir şey gibi algılanıyor. Ekranı açıyorsun → insanlar sana para atıyor. Gülümsüyorsun → hediye geliyor. Dans ediyorsun → jeton yağıyor. Yeni ekonomi bu. Ve bu ekonominin mabedi de belli: TikTok.

Artık sadece influencer’lar değil… Herkes yayında. Para kazanmak, eskisi gibi emekle örülen bir süreçten çok, görünürlükle bağlantılı bir oyuna dönüşmüş gibi duruyor. Ne kadar çok izlenirsen, o kadar “kazanmaya hak kazanıyorsun.” Sadece ünlüler değil; herkes potansiyel bir yayıncı, herkes kendi küçük sahnesinin başrolü. Bir telefon, ucuz bir tripod, belki bir halka ışık… Hepsi bu.

Dün tarlada çalışan bir teyzenin bugün traktörün yanında canlı yayın açıp dans ederek “hediye atın kuzum” demesi kimseye garip gelmiyor. Çünkü sistem bize şunu fısıldıyor: “Madem izleniyorsun, neden para kazanmayasın?”

İlk bakışta masum, hatta eğlenceli duran bu tablo, uzun vadede insanın içindeki o eski çalışma refleksini sessizce zayıflatıyor.

Bir şeyi öğrenmek için aylarca uğraşmak, bir işte ustalaşmak için yıllar harcamak, sabahın köründe kalkıp disiplinle çalışmak… Bütün bunlar bir anda fazla zahmetli, fazla ‘eski moda’ görünmeye başlıyor.

Çünkü öbür tarafta çok daha cazip bir ihtimal var: Belki tek bir video tutar ve her şey değişir.

North’un o küçük cümlesi bu yüzden bence sadece çocukça bir heyecan değil; içinde büyüdüğümüz kültürün özeti gibi. Sanki yeni nesil şunu içselleştirerek büyüyor: “Oradaysam, görünüyorsam, para da gelmeli.”

Kimseyi yargılamak istemem; hayat pahalı, şartlar zor, herkes daha kolay bir nefes arıyor. Ama yine de içimde eski kafalı bir ses var ve o ses hâlâ şuna inanıyor: Bir şeyi gerçekten hak ederek kazandığınızda, kimse görmese bile içinizde sessiz bir gurur büyüyor. “Ben bunu yaptım” duygusu, hiçbir dijital hediyenin veremeyeceği bir tat bırakıyor.

Belki de bu yüzden, milyar dolarlık bir evde bile olsanız, ekranın diğer ucundan gelen o küçük “ting” sesine bel bağlamak bana hep biraz hüzünlü geliyor.

Çünkü mesele para değil aslında. Mesele, emeğin yerini yavaş yavaş algoritmanın alması.

Ve insanın, fark etmeden, kendi değerini bir canlı yayın akışına tek kalemde teslim etmesi.

 

Takvime ihtiyaç duymayan dostluklar

Bazı insanlarla her gün konuşursun ama aslında hiç konuşmuş sayılmazsın. Bir de bazıları vardır… Aylarca aramazsın, sormazsın, hatta bazen yoğunluktan varlığını bile unutmuş gibi olursun; sonra bir gün mesaj atarsın ya da bir kahve masasında karşı karşıya gelirsiniz ve hiçbir şey olmamış gibi aynı yerden devam edersiniz.

Ne “Nasılsın, anlat bakalım baştan” vardır, ne de o mesafeli hâl hatır faslı. Sanki dün akşam yarım kalmış bir cümlenin devamını getirir gibi konuşursun.

Yaş aldıkça şunu fark ediyor insan: Gerçek bağlar sürekli temas istemiyor.

Her gün mesajlaşmak, story beğenmek, “günaydın” zinciri yapmak… Bunlar iletişim olabilir ama samimiyetin garantisi değil. Hatta bazen en sessiz kalan ilişkiler en sağlam olanlar çıkıyor. Çünkü ortada bir performans yok.

Kimse kimseye kendini hatırlatma telaşında değil. “Aramazsam ayıp olur” baskısı yok.

“Beni neden yazmadın” sitemi yok. Sadece sessiz bir güven var: “Biz birbirimizi bıraktığımız yerde buluruz zaten.”

Hayat büyüdükçe insan küçülüyor biraz. İşler, sorumluluklar, şehirler, planlar, yorgunluklar… Herkesin kendi savaşı var. Eskisi gibi saatlerce telefonda konuşacak enerjimiz kalmıyor belki ama kalbimizde bazı koltuklar hep rezerve duruyor. İsim yazıyor üzerinde.

Seni en dağınık halinle de bilen, başarını abartmadan kutlayan, düştüğünde “ben demiştim” demeyen insanlar… İşte onlarla aylar sonra buluştuğunda zaman kırılıyor sanki. Ne mesafe kalıyor ne takvim. Bir bakmışsın yine kahkahalar aynı yerden patlıyor.

Belki de yetişkinliğin en güzel lüksü bu. Az ama gerçek insanlar. Kalabalık değil, sağlam. Her gün konuşmadığın ama ihtiyaç anında ilk arayacağın iki-üç isim. Çünkü biliyorsun ki o dostluklar bakım istemiyor. Şarjı hiç bitmeyen bir pil gibi. Sen nereye gidersen git, arkada sessizce çalışmaya devam ediyor.

Eskiden “neden aramadın” diye kırılırdım. Şimdi ise şunu düşünüyorum: Eğer bir ilişki sürekli hatırlatılmak zorundaysa, belki de zaten o kadar derin değildir.

Ve galiba insanın hayatında başına gelebilecek en büyük şanslardan biri de şu: Hiç konuşmasan bile, yanına oturduğunda kendini evinde hissettiren birinin olması.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün