Kendi cehennemini yaratan pişmanlıklar: Masumiyet Müzesi

Zehra ÇENGİL Köşe Yazısı
18 Şubat 2026 Çarşamba

Bir insan aşk için ne kadar ileri gidebilir? Ya da aşk dediğimiz şey, gerçekten masum bir duygu mu, yoksa incelikle parlatılmış bir saplantı biçimi midir?

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan Masumiyet Müzesi günlerdir ortalığı kasıp kavuruyor. Yıllar önce karmaşık duygularla okuduğum romanı ve ziyaret ettiğim müzeye dair hatırladıklarımı bu kez sinematografik bir dilde izlemek birçok edebiyatsever gibi beni de heyecanlandırdı.

Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir’in karakterlerini oynamaktan çok yaşadığı açık. Kemal’in o tanıdık, sinir bozucu, yer yer acınası hâli; Füsun’un masumiyetle arzunun kesiştiği o kırılgan duruşu ekrana keskin bir gerçeklikle taşınıyor.

Kemal… Yanlış bir zamanda âşık olduğu kadının hayatının yönünü, kendi duygularının ağırlığıyla değiştiren bir adam. Bir yanda toplumun vitrinine yakışan, kusursuzluğu planlanmış Sibel; diğer yanda hesapsız, stratejisiz, kendini duygularının ritmine ve tutku dolu dakikaların büyüsüne bırakan Füsun. Kemal’in bu iki hayatı aynı anda taşıma konusunda küstahlığa varan bir özgüveni var… Füsun’u nişanına davet edebilecek, en yakın arkadaşına tam nişan gününde 18’lik güzeller güzeli sevgilisiyle ‘sonuna kadar gittigini’ anlatacak kadar da hoyrat davranıyor.

Nişana çağırılacak denli içinde yanan ateşin umursanmamasına içerleyen Füsun, ertesi gün üniversite sınavında da başarısız  olduğunda her şeyini terk edip sırra kadem basıyor. Kemal’in sınavı işte tam bu noktada başlıyor. Füsun’un ortadan kaybolduğu gün, hayatındaki bütün anlamı yitiriyor ve onu bulabilmek için tam 339 gün boyunca İstanbul’un sokaklarında dolașıyor. Bu arayış öyle derin bir savruluşa dönüşüyor ki, yaldızlı hayatının simgesi Sibel de elinden kayıp gidiyor. Takvim yaprakları Kemal için  hep aynı pişmanlıkta takılı kalıyor.

Bu noktada şunu irdelemek gerekiyor: Fırsatları kaçırmak kendi cehennemimizi mi yaratır? Bizler aslında sadece fırsatları kaçırmıyoruz, doğru yolu kaybettiğimizi de çok geç fark ediyoruz. Kemal’in kendi geçmişinin enkazında dolaşması ve sonrasında öğrendiği Füsun’un evlendiği gerçeği, hayatın önümüze çıkardığı bazı șansları ve aşkları teğet geçmenin nelere mâlolacağını çok net gösteriyor,

Kemal’in şu cümlesi dizinin de, romanın da kalbini özetliyor:  “Tecrübesiz Füsun’un benden daha içten davrandığı için oyunu kaybettiğini müjdeliyordu bana.” 

Günümüz dünyasının en büyük trajedilerinden biri: Samimiyetin güçsüzlük, duygunun strateji eksikliği, teslimiyetin yenilgi sayıldığı bir çağda olmamız. Aşk, hesap yapıldığı anda anlamını yitirmez mi? Aslında oyunu kaybeden Füsun değil; hayatı bir oyuna çeviren Kemal’dir. Duygularına teslim olmayı bilmeyenler ise en çok yalnız kalanlardır.

Zeynep Günay’ın yönetmenliğinde kurulan dünya, Orhan Pamuk’un set boyunca süren titiz denetimiyle edebî ruhunu kaybetmeden ekrana taşınmış. Bu da yapımı bir uyarlamanın ötesine geçirip, metnin yeni bir yorumuna dönüştürüyor.

Hikayeniz bittiğinde geriye bir pişmanlık müzesinin kalmasını istemiyorsanız, kendinizi kalbinize emanet edin. O size doğru yolu gösterecektir.

Sırça Köşkten Kapitalizm Eleştirisi Ne Kadar Duyulur?

Beren Saat, yeni şarkısı ‘CapitaliZoo’ ile yıllar sonra ana akımın kalabalığına yeniden karışma ihtimali taşıyan bir adım attı ve bu doğal olarak herkeste büyük bir merak uyandırdı. Aşk-ı Memnu gibi televizyon tarihine geçmiş bir efsanenin ardından uzun süre görünür olmamayı tercih eden, kendi estetik evreninde daha mesafeli, daha seçici bir duruş kuran Saat’in bu kez müzikle söz söylemesi başlı başına dikkat çekici.

Şarkının kapitalizm eleştirisi yapan bir yerden konuşması ise niyet olarak kıymetli. Ancak söylenen sözle, o sözü söyleyen hayat arasındaki mesafe dinleyicinin kalbinde bir karşılık bulamayınca, mesaj havada asılı kaldı. Saat’in yıllardır kurduğu o ulaşılmaz, steril ve kusursuz görünen ‘sırça köşk’ imajı, anlatmak istediği derdin önüne geçti.

Bu bir başarısızlık değil; daha çok bir temas meselesi. Saat’in oyunculuğunda yıllarca izlediğimiz o derinlik, o kırılganlık ve sahicilik burada henüz aynı yoğunlukta hissedilmiyor. Oysa ekran karşısında tek bir bakışıyla bile duygu geçirebilen bir isimden söz ediyoruz.

Tam da bu noktada Kenan Doğulu’nun varlığı daha anlamlı hale geliyor. Türk pop müziğinin yıllardır zamana karşı ayakta kalmayı başaran, değişimi doğru okuyan efsanelerinden biri olarak onun en kıymetli rolü sadece üretmek değil, doğru zamanda doğru sözü söylemek. Bazen en büyük destek, alkışlamak değil; daha sahici, daha dokunan bir yolun mümkün olduğunu hatırlatmaktır. Çünkü Beren Saat’in ihtiyacı olan şey yeni bir imaj değil, eski gücünün kaynağı olan o gerçek duyguya yeniden yaklaşmak. Kapitalizmi eleştiren bir şarkının gerçekten karşılık bulabilmesi için, dinleyicinin o sesin arkasında bir kırılma, bir risk, bir samimiyet hissetmesi gerekiyor.

Bu şarkı belki tam olarak geçmedi; ama doğru yerden bakıldığında bir arayışın işareti. Ve arayış, sanatçının en kıymetli hâlidir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün