Atasözleri milletin hafızasıdır; ama her hafıza gibi zamanla yeniden okunmaya, hatta itiraz edilmeye ihtiyaç duyar. “Çok birliktelik tez ayrılık getirir” sözü de bunlardan biri. Yüzyıllardır kulağımıza fısıldanan bu cümle, sanki evlilikte ya da ilişkide yan yana durmanın, birlikte çalışmanın, aynı hayali paylaşmanın tehlikeli olduğu uyarısını yapar. Oysa hayatın bugünkü pratiği bize bambaşka bir şey söylüyor: Doğru biçimde kurulan birlikte üretme hali, evliliği yoran değil, besleyen bir damar.
Geçen hafta müzikseverlerin büyük beğenisini toplayan Sinan Güleryüz ve Özge Özder’in birlikte seslendirdiği yeni şarkıları ‘Duymadın Feryadımı’ şarkısının Sony Music Türkiye ofisinde gerçekleştirilen lansmanında tam da bunu düşündüm.
İkisi de kendi alanlarında başarı dolu bir kariyere sahip bu çift, bu defa da rahmetli Volkan Konak anısına Karadeniz ezgileriyle bezenmiş bir şarkı ile karșımıza çıktı. Daha önce ‘Senle Ben’ isimli düetleriyle 60 milyonun üzerinde bir izlenme rakamı yakalayarak rüştünü fazlasıyla ispat eden ikili klipte kızları Luna’nın da yer aldığını belirterek bunun aileleri için unutulmaz bir anı olduğunu dile getirdi.
Sorun birlikte olmakta değil; nasıl birlikte olunduğunda. Aynı evde susarak yaşamak mı daha yıpratıcıdır, yoksa yan yana düşünüp üreterek çoğalmak mı? Aynı masaya her akşam oturup birbirine yabancılaşmak mı ayrılığı hızlandırır, yoksa aynı masada bir hayalin etrafında toplanmak mı bağı güçlendirir? Gördüğümüz kadarıyla Özge Özder ve Sinan Güleryüz aynı masada bir hayalin etrafında toplanarak o bağı güçlendirme konusunda adeta örnek teşkil ediyorlar.
Çünkü birlikte üretmek, yalnızca somut bir iş yapmak değildir. Aynı fikrin sorumluluğunu almak, başarısızlıkta da başarıda da ‘ben’ yerine ‘biz’ diyebilmektir. Bu, evlilikte çok kritik bir eşiği temsil eder. Çiftler çoğu zaman aynı evde yaşayıp farklı hayatlar sürdürür. Gün biter, yorgunluklar paylaşılmaz, hayaller konuşulmaz. İşte tam da bu noktada ‘çok birliktelik’ değil, anlamsız birliktelik ayrılığı getirir.
Birlikte üretmenin evliliği beslemesinin nedeni, taraflara ortak bir dil kazandırmasıdır. Üretirken kavga da edilir, yorulunur da… Ama bu yorgunluk boşluk hissi yaratmaz. Aksine, “Bir şey yaptık” duygusu bırakır. İnsan, anlam ürettiği yerde kök salar. Evlilik de bundan muaf değildir.
Elbette her birlikte çalışma hali sağlıklı değildir. Roller net değilse, sınırlar çizilmemişse, biri diğerinin alanını yutuyorsa, üretim ortaklığı hızla güç savaşına dönüşür. Atasözünün uyardığı tehlike belki de tam burada başlar. Ama bu, ateş yakmanın evi yakabileceği ihtimali yüzünden sobayı tamamen kaldırmaya benzer. Asıl mesele ateşi yönetebilmektir.
Bugün modern evliliklerin en büyük problemi fazla birliktelik değil, duygusal kopukluktur. Aynı evde yaşayıp farklı dünyalarda var olmak… Birlikte üretmek ise tam tersini yapar: Aynı dünyayı inşa etmeye zorlar. Bu da evliliği bir ‘katlanma’ alanı olmaktan çıkarıp, bir ‘ortaklık’ alanına dönüştürür.
Belki de artık bazı atasözlerini aynen tekrar etmek yerine, yeniden yorumlama zamanıdır. Çünkü hayat değişti. İnsanlar değişti. Evlilik değişti. Ve bugün şunu daha net görüyoruz:
Birlikte üretilen evlilikler, birlikte susulan evliliklerden çok daha uzun ömürlüdür.
Regularmaxxing: Hayatı büyüten küçük sadakatler
Modern hayat bize hep aynı şeyi fısıldıyor: Yeni olana koş. Yeni mekân, yeni tat, yeni insanlar, yeni deneyimler… Dopamin burada, mutluluk orada, biraz daha kaydır, biraz daha dene. Oysa bazen hayatı değiştiren şey, yeninin peşinden gitmeyi bırakmak oluyor. İşte ‘regularmaxxing’ tam da bunu anlatan bir kavram. X platformunda dennismuellr adlı kullanıcının yazdıkları birçok kullanıcıya sosyal medyada yeni bir uyanış yaşattı.
Gelin terimi tanımlamak ile başlayalım: Regularmaxxing; bir yeri, bir rutini, bir insan çevresini bilinçli şekilde ‘sabit’ seçip, onun derinliğini sonuna kadar yaşamak demek. Sürekli keşfetmek yerine, aynı yere tekrar tekrar gitmeyi stratejiye dönüştürmek. Bu bir tembellik değil; aksine uzun vadeli sosyal, duygusal ve hatta ekonomik bir yatırım.
Her gün aynı kafeye gitmek bunun en sade örneği. Zamanla sipariş söylemenize gerek kalmaz. Masanız bellidir. İçeri girdiğinizde ‘müşteri’ değil, tanıdık olursunuz. Ve işte tam bu noktada sistem değişir. Çünkü dünya, tanıdığı insana farklı davranır.
Bahşiş oranı yükseldikçe ya da para harcadıkça değil; istikrar gösterdikçe görünür olursunuz. Ücretli park yeri açılır. Menü dışı içecekler mümkün olur. Arkadaşlarınız ‘misafiriniz’ gibi ağırlanır. Paketlerinizi bırakabileceğiniz güvenli bir adres oluşur. Wi-Fi şifresi sorulmaz, zaten bellidir. Şarj aletinizi orada bırakabilirsiniz; çünkü artık ‘oraya ait’sinizdir.
Bunun asıl gücü ise maddi avantajların çok ötesinde bir yerde durur: topluluk. Regularmaxxing, sizi anonim kalabalıktan çıkarır, mikro bir cemiyetin parçası yapar. Çalışanlar sizi diğer müdavimlerle tanıştırır. Selamlaşmalar başlar. Küçük sohbetler, büyük bağlara dönüşür. Yalnızlık sessizce azalır.
Bu davranış biçiminin New York’ta da işlemesi, Cape Town’da da, British Columbia’da da… İşin coğrafyayla değil, insan doğasıyla ilgili olduğunu gösteriyor. İnsan, tekrar eden yüzlere güven duyar. Güven, ayrıcalık üretir. Ayrıcalık ise parayla değil, devamlılıkla kazanılır.
Herkesin her yerde yabancı olduğu bir çağda, bir yerlerde “bizdensin” denmesi paha biçilemez.