Cem Yılmaz’ın zekâsına hayran olanlardanım. Zamanın ruhunu yakalayan, toplumsal reflekslerimizi tek cümleyle özetleyebilen bir mizah ustası. Belki de bu yüzden, 38 yaşla ilgili yaptığı espri birçok kişiyi güldürmekten çok düşündürdü, hatta incitti. Çünkü mizahın gücü kadar sorumluluğu da vardır; hele ki milyonlara seslenen bir sahnedeyseniz.
“38 yaş, ölmek üzere” cümlesi aslında bir şaka olarak kuruldu belki ama Türkiye’de kadınların yaşla sürekli sınandığı bir gerçeklikte, bu şaka hafif bir tebessümden çok ağır bir klişeye denk düştü. Kadının değeri hâlâ yaşıyla, doğurganlığıyla, ‘gençliği’yle ölçülüyorken; 35 sonrası kadınları görünmez kılan bu dil, mizahın arkasına saklansa da masum değil.
Oysa gerçek hayatta tablo bambaşka. Kadınlar için 35’ten sonrası çoğu zaman en kaliteli dönemdir. Ne istediğini bilen, sınırlarını tanıyan, kendini sevmeyi öğrenmiş, kariyerinde belirli bir yere gelmiş, hayata daha az panikle, daha çok bilinçle bakan bir dönem. Gençliğin o “her şeye yetişmeliyim” telaşı yerini “neyi istemediğimi çok iyi biliyorum” netliğine bırakır. Bu bir kayıp değil, büyük bir kazanımdır.
Erkeklerin genç kadınlara düşkünlüğü ise çoğu zaman sorgulanmadan romantize edilir. Oysa yaş farkının açıldığı ilişkilerde sıkça görülen şey; ortak deneyimlerin eksikliği, hayata bakıştaki uyumsuzluk ve kaçınılmaz bir eğretiliktir. Herkesin yaşadığı dönemler, atlattığı hayal kırıklıkları, öğrendiği dersler vardır. Benzer birikimlere sahip insanlar, doğal olarak daha çok ortak payda bulur. Aynı şarkıya aynı yerden hüzünlenmek, aynı yorgunluğa aynı sebeple gülmek, aynı sessizlikte rahat edebilmek… Bunlar yaşla değil, yaşanmışlıkla ilgilidir.
Belki de itirazımız Cem Yılmaz’a değil; onun gibi zeki birinden, klişeleri yeniden ısıtmak yerine, onları ters yüz etmesini beklediğimiz içindir. Mizah elbette abartır, sivriltir, hatta rahatsız eder. Ama yukarı doğru vurduğunda dönüştürücü olur, aşağı doğru vurduğunda ise yaralayıcı. Kadınların yıllardır maruz kaldığı “yaşlandıkça değersizleşme” anlatısını yeniden üretmek ise her halükarda sorgulanmayı hak eder.

Gençliğin sahici hâli: Ava
Samimiyetiyle izleyicinin gönlünde taht kuran bazi diziler ve o dizilerde önem teşkil eden bazı yüzler vardır, hikâyenin önüne geçmez ama hikâyeyi derinleştirir. ‘Taşacak Bu Deniz’ deki Ava Yaman da tam olarak böyle bir yerden parlıyor. Işıltısı bağırmıyor; doğal, sakin ve güven veren bir yerden geliyor. Bugün ekranda nadir rastladığımız bir şeyi hatırlatıyor bize: Genç bir kız olmanın doğallığını.
19 yaşındaki Ava’yı özel kılan şey yalnızca yeteneği değil; yaşının önüne geçme telaşına kapılmamış olması. Ağır makyajlara, yaşından büyük pozlara, aceleyle büyütülmüş bir imaja ihtiyaç duymadan var olabilmek… Bugünün ekran dünyasında genç kadınların hızla ‘büyütüldüğü’, ağır makyajlarla, iddialı kostümlerle, erken olgunluk dayatmalarıyla şekillendirildiği bir yerde Ava, genç bir kız olmanın doğallığını koruyor. Yüzünde abartı yok, tavrında hesap yok. Olduğu hâliyle ekranda durabilmek, belki de en zor ama en kıymetli duruş.
Ailesine saygılı hâli, ölçülü davranışları ve kendini ispat etme telaşına düşmeyen tavrı, onun sadece iyi bir oyuncu değil, sağlam bir karakter inşa ettiğini de düşündürüyor. Çünkü oyunculuk, bir noktadan sonra teknikten çok insanlık hâllerini taşıyabilme meselesi. Ava bunu henüz çok genç yaşında başarabiliyor. Duyguyu seyirciye geçirme konusunda bağırmıyor, zorlamıyor; hissettiriyor. Bu da iz bırakan bir etki yaratıyor.
Geleceğine dair umutlu olmamak mümkün değil. Çünkü Ava, rolüne değil zamana güveniyor. Acele etmiyor, hızlanmıyor, parlamaya çalışmıyor. O yüzden de parlıyor zaten. Yaşını oynaması, yaşının insanı gibi görünmesi ve bu dengeyi koruyabilmesi, onun yolunun uzun ve sağlam olacağının en net işareti.
‘O Ses Yılbaşı’ gecesinde sahneye çıktığında ise Ava’yı bambaşka bir yerden tanıdık. Sadece ekranda izlediğimiz genç oyuncu değil, sesiyle alanı doldurabilen bir performans insanı olduğunu gördük. Sesi; temiz, duygulu ve kontrolü yüksek. Orada insanın aklına şu geliyor: İşinin ustası bir yapımcı bu performansı izlediyse, mutlaka bu oyuncuyu bir müzikalde hayal etmiştir. Çünkü bazı sesler sadece şarkı söylemez, hikâye anlatır. Ava’nın sesi de tam olarak bunu yapıyor.
Ulaş Tuna Astepe ile yakaladıkları uyum ise dizinin en güçlü duygusal damarlarından biri. Aralarındaki enerji rakiplerinin aksine romantik bir gösteriden çok, güven ve şefkat üzerinden akıyor. O şefkati hissetmek, izleyici olarak iyi geliyor. Zorlamadan, bağırmadan, incelikle kurulan bir ilişkiyi izlemek uzun zamandır bu kadar huzur vermemişti.
Ava’yı izlerken insan şunu düşünüyor: Bazen yıldız olmak için parlamak değil, yeteneğinle doğal kalabilmek yetiyor. Gürültüsüz, iddiasız ama son derece etkileyici bir yükseliş bu. Belki de en güzeli şu: O, gençliğini saklamıyor, pazarlamıyor, hızla tüketmiyor. Sadece yaşıyor. Ve tam da bu yüzden, izlemeye değer.