Son dönemde özellikle, ikinci kitabım ‘Bir Büyüdür Yaşam’ın yayınlanmasından sonra kitapla ilgili yaptığım söyleşilerde sık sık karşılaştığım bir soru var: “Karanlıklarını da aydınlıkların kadar paylaşabilir misin?”
Uzun yıllardır, hayatta duruşum -ve dolayısıyla yazılarımın içeriği- olanı da olmayanı da olduğu gibi görüp, yaşanılanın ya da yaşanılmayanın içindeki güzelliği yakalama çabası üzerine kurulu. Bu süreçte dünyaya gerçekçi bir yerden bakıp duruma göre olabilecek en iyi şekilde pozisyonlanma kasımı bir miktar geliştirdiğimi söyleyebilirim. Böyle bir bakış yaşamın her haliyle kutlanmayı ve kutsanmayı hakkettiği inancımla birleştiğinde yazılarımda da sosyal medya içeriklerimde de aydınlık bir yüz öne çıkıyor. Karanlıklarımı paylaşmadığım algısı da buradan doğuyor sanıyorum. Güzeli ve iyiyi yücelten yanım, karanlığımdan çok o karanlıktan çıkış için aldığım pozisyona odaklanıyor. Soruna değil, çözüme yöneliyor.
Bu soruyla çok sık karşılaşmaya başladığım için geçtiğimiz hafta bana göre çok da ciddi olmayan tıbbi bir durumumu paylaştım sosyal medyada. Parmağımı arı sokmuş, akabinde elim fazlasıyla şişince kendimi acilde bulmuştum. Bu paylaşım tanıdık tanımadık yüzlerce kişiden geçmiş olsun mesajlarının akmasına neden oldu. Bu arada bundan birkaç gün önce yeni bir projeyi paylaşmıştım. Üzerinde imzası olan arkadaşlarımla beni aşırı heyecanlandıran projeye gelen tepkiler görece daha azdı.
Haliyle kafamda bir soru dönmeye başladı: İnsanlık olarak “geçmiş olsun” veya “başın sağ olsun” demekte üzerimize yok. Bir trajedi anında tanımadığımız birine bile el uzatmakta tereddüt etmiyoruz. Peki, neden konu birinin heyecanla paylaştığı yeni bir işini, projesini veya başarısını desteklemeye gelince parmaklarımız ekranda donup kalıyor? Neden “doğum günün kutlu olsun” yazmak, “yaptığın bu iş harika, çünkü….” yazmaktan daha kolay? Zaman ayırıp o işi inceleyip “Bu arkadaş böyle bir iş yapmış, ben çok beğendim siz de duyun istedim” diye paylaşmaktan bahsetmiyorum bile.
Hepimiz kendimize yönelmişiz. Paylaşımlarımız yüceltilince mutlu oluyoruz ama kaçımız beğendiğimiz bir işi, bir projeyi, bir paylaşımı o işe, projeye katkı sağlayabilmek, duyulmasına, tanınırlığına etki sağlamak üzere harekete geçiyoruz? Ya da geçmiyorsak neden geçmiyoruz?
Geçtiğimiz aylarda bir yazımda göreceli olarak fazla olandan göreceli olarak az olana bir akışın yaratıldığı hediye ekonomisinden bahsetmiştim1. Bugün ise birey ve toplulukların, bir başarı veya değeri sadece tüketmek yerine, onu görünür kılarak, onaylayarak ve paylaşarak kolektif bir büyüme sağladığı, karşılıklılık esasına dayanan yeni nesil bir toplumsal sermaye modeli olan destek ekonomisi üzerine düşünelim istiyorum. Hediye ekonomisi bir şeyi karşılıksız vermek üzerine kuruluyken, destek kültürü o hediyeyi görünür kılmak ve büyütmek üzerine kuruludur. Hediye, bir ihtiyaç anında boşluğu doldurur; destek ise var olan bir cevheri parlatır.
Muhakkak ki sosyal güven burada önemli bir olgu. Merkezi Washington'da bulunan, dünya genelindeki tutumlar, demografi ve eğilimler hakkında veriye dayalı araştırmalar yapan, kâr amacı gütmeyen ve tarafsız bir "gerçeklik fabrikası" (fact tank) kuruluşu olan Pew’nun 25 ülkede yürüttüğü bir araştırmaya göre Türkiye, incelenen ülkeler arasında sosyal güvenin en düşük olduğu ülke. Yetişkinlerin sadece yüzde 14'ü çoğu insana güvenilebileceğini söylerken, yüzde 84'ü 'başkalarıyla ilişkilerde çok dikkatli olunmalı' diyor2. Bu yüzde 84, sadece bir rakam değil; birinin başarısını alkışlarsak kendi alanımızın daralacağından korktuğumuz o dar koridorun ölçüsü. Hal böyle olunca korku bırakın iyi bir projeyi paylaşmayı, o projeyi incelemeyi bile gereksiz hale getiren bir itkiye dönüşüyor.
Oysa toplumumuzda güzel işler de yapılıyor. Bunları keşfedip görünür kılmak bir çabayı gerektirse de söz konusu oranın değişmesine katkı sağlayacaktır. Bu karanlıktan çıkışımız ancak destek ekonomisini harekete geçirirsek mümkün. Bu karamsar tabloda yola belki de öncelikle iyi tanıdıklarımızla başlamalı. Her gün sosyal medyada veya fiziksel ortamda gezinirken, "geçmiş olsun" veya "doğum günün kutlu olsun" klişelerine sığınmayıp bir fark yaratmak mümkün. Tabi ki bunun için “bugün gezdiğim ortamlarda beni en çok ne heyecanlandırıyor” diye bakmak her şeyden önce bizim de farkındalığımızı arttıracak, kendi çalışmalarımıza da renk katacak, ekosistemimizi geliştirecektir. Beğendiğimiz bir projeyi neden beğendiğimizi yazmak beş dakikadan az zamanımızı alıyorsa bunu neden yapmayalım?3
Sonuçta başkalarının ışığını açmak, sizin evinizi karartmaz; aksine, dünyayı hepimiz için daha aydınlık bir yer yapar. Bu yıl, sadece yaraları sarmak için değil, hayalleri büyütmek için de birbirimizin yanında olalım.
Meraklısına not:
1 Hediye ekonomisine gönderme yaptığım yazımı okumak isterseniz 22 Ekim 2025 tarihli Şalom Gazetesine bakabilirsiniz. Linki burada https://www.salom.com.tr/koseyazisi/138998/etini-kardesinin-midesinde-saklamak
2 Söz konusu rapor Pew Araştırma Kuruluşunun Bahar 2025 Küresel Tutumlar Araştırması verilerine dayanıyor. Türkiye verileri, 8 Ocak - 26 Nisan 2025 tarihleri arasında yüz yüze yapılan görüşmelerle toplanmış. Listenin en başında kim var diye merak ediyorsanız, lider yüzde 83 başkalarına güvenebilirim oranı ile İsveç, ikinci sırada ise yüzde 79 ile Hollanda yer alıyor.
3 Adam Grant’ın 5 dakikalık iyilik kuralı.
Bu yazıdan tanıdığım can dostlarım kardeşlerim kadar tanımadıklarımdan da yukarıda sözünü ettiğim gibi destek görmediğim anlaşılmasını asla istemem. Bu vesile ile çalışmalarıma inanıp/güvenip desteklerini kimi zaman değerli yorumlarıyla, yaptıkları hediyelerle ya da sosyal medya paylaşımlarıyla benden esirgemeyen herkese yüreğimin en derininden bir kere daha teşekkür ederim.