1970’lerde cep telefonu yokken, televizyon tek kanalda yayın yaparken hayatımız okul dışında hep sokakta geçerdi. Sosyalleşmenin, ötekiyle iletişimde olmanın en doğal formu olan yüz yüze konuşmanın, sohbet etmenin, birlikte eğlenmenin, oyun oynamanın, dans etmenin hatta kavga etmenin zamanlarıydı o dönemler.
Çocukluk hafızamızın en derininde yerleşen o büyülü, rengarenk, parıltılı misketlerin çağıydı o zamanlar. Evlerde, sokaklarda, hedeftekileri vurarak elimizdeki misket sayısını arttırmanın peşine düşerdik umarsızca. Bisikletler vazgeçilmezimizdi. Onlarla, arkamıza eğreti oturttuğumuz arkadaşlar eşliğinde yolları arşınlardık sevgiyle, sevinçle ve hedefsiz ama tarifsiz bir neşeyle.
Yaz akşamları çekirdekler elimizde, topluca açık hava sinemalarında daracık tahta sandalyeler üzerinde, nemli, sıcak ve karanlık geceleri eğlenceli saatlerle delip geçerdik. Dünya umurumuzda olmazdı, hele yanımızda bir sevgilimiz varsa o sinema gecesi keyfi arşa çıkardı. Sinema sonrası evlere gireceğimize sohbetler mahalle köşelerinde devam ederken, ertesi günün programı yapılırdı.
Velhasıl, çocukluğumuz ve gençliğimiz hep sokaklarda sosyalleşerek geçti. Organik bir yaşam formuydu o zamanlar. Zira insan, ancak toplum içinde varoluşun en değerli keyfini çıkarabilirdi…
Sonra bir gün, bu formun değişiminin adımı atıldı, Silikon Vadisi’nde.
Bir problem üzerinde on dakikadan fazla takılıp kaldığında, yerinden kalkıp masadan uzaklaşan ve sonra da baskısız ve daha özgür varoluş biçimi olan yürüyüşe çıkıp sorunu çözmekle ünlü olan, Apple’ın kurucusu Steve Jobs sahneye çıktı.
Jobs, 9 Ocak 2007’de San Francisco’da bir fuarda ilk iPhone’u tanıttığında, “Devrim niteliğinde bir ürün çıkar ve her şeyi değiştirir” demişti…
Bu dahi insanın öngörüsü tamamen ve belki de beklentisinin ötesinde tutacak ve Jobs’un telefonu, insanın, hayatın ve ilişkilerin kimyasını öncesi görülmemiş bir şekilde değiştirerek, vücudumuzun vazgeçilemez bir organı haline gelecekti o günden sonra. Sonra bu telefonlar akıllı telefonlar türüne geçerek interneti cebimize koyacak, navigasyondan alışverişe, banka ödemelerine, sevgili /eş bulma dahil olmak üzere günlük hayatın neredeyse her alanını mucizevi bir şekilde değiştirecekti.
Ancak bu cihazlar sert bir bağımlılık yaratarak sosyal medya uygulamaları ile de yetişkinlerden daha çok çocukluğu dönüştürecek, ergenlerin gelişimini, sosyal ilişkilerini ve eğitim kabiliyetlerini olumsuz etkileyecekti…
Zamanla, dijital bağımlılık doğal iletişim olan yüz yüze birlikteliği çoğunlukla sanal birlikteliğe dönüştürdü. Ekranlara bakarak var olmak kimi sosyal becerilerin gelişmesine zarar verdi. Sosyal medya özellikle çocukları ve gençleri kimlik bunalımına ve karmaşasına itme potansiyeli gösterdi. Başkalarının zengin ve parıltılı ve sözde mükemmel yaşamlarını kendi hayatlarıyla karşılaştırma veya o hayatlara özenme ise hem mutluluk yanılsamasına neden oldu hem de gelecek ile ilgili erken bir kaygı sarmalına girilmesine neden oldu.
Yapılan bilimsel araştırmalara göre, sosyal medyanın gençlerin ruh sağlığının bozulmasında, anksiyeteye, hatta depresyona düşülmesinde başat rol oynamaya başladığı görüldü.
Gençlerin ihtiyaçlarını, beklenti ve umutlarını maddi çıkarlar adına sömürmekten hiç çekinmeyen teknoloji şirketleri her geçen gün onların bağımlılıklarını daha da artıracak algoritmalar geliştirmekte.
Yüz yüze görüşme yerine göz temasının olmadığı, yüzeysel dijital görüşme formunun özellikle gençlerde empati eksikliğine neden olduğunu söylüyor, farklı araştırmalar. Telefonsuz kalma fobisi olan nomofobinin aşırı yaygınlaşması bu bağımlılığın ne derece etkin hale geldiğinin en önemli kanıtı olsa gerek.
***
İnternet, mobil telefon ve hatta sosyal medyanın kurumlardan öte, elbette insana da sayısız faydası olduğunu inkâr etmek, gerçekleri göz ardı etmek anlamına gelmeli. Özellikle bilgiye erişim alanında benzeri olmayan bir devrim gerçekleşmiş durumda. Ayrıca, aile fertleri arasında sürekli iletişimde olma özelliği günümüz güvensiz sokağın ve hayatın karşısında önemli derecede güvenlik özelliği de sağladığı bir gerçek.
Bütün mesele, çocukların gelişme sürecinde dijital dünyanın neden olduğu zararları en aza indirmekte yatıyor.
Tehlikenin farkında olan kimi ülkeler, başta Avustralya olmak üzere, ABD’nin kimi eyaletleri, Danimarka, Brezilya ve Malezya, belirli yaşlarda mobil telefonların kullanımını yasaklamayı veya sosyal medyanın kullanılmasında çeşitli kısıtlamalar getiren yasaları çıkarmayı hedefliyorlar. Bu ülkeleri sayısız ülkenin izleyeceğini de öngörmek mümkün. Zira tehlike büyük.
Bilim insanları ve eğitmenler, çocuk ve gençlerin dijitalin yarattığı kalabalık yalnızlıkların içinde kaybolmaları yerine, okul koridorlarında şarkı söylemelerinin, bağırmalarının hatta kavga etmelerinin daha sağlıklı olduğunu savunuyorlar. Akıllı telefonlarıyla saatlerce dijitalde birlikte olmaları yerine sokaklarda bisikletleriyle uzun süre yol kat etmelerinin onların gelişimine büyük fayda sağlayacağını savlıyorlar.
Evet, seçim hükümetlerin ve sivil toplum örgütlerinin.
Teknoloji şirketleri servetlerine servet katarken gençlik daha fazla harap olmasın.
Ya Silikon Vadisi dâhilerinin yaratacakları yeni büyük teknolojilerin ve bağımlılık algoritmalarının çocuklarımızı ve gençlerimizi tamamen ele geçirmelerine göz yumulacak, ya da alınacak önlemlerle onlara daha sosyal, yüz yüze, özgür ve neşeli bir hayat sağlamak için mücadele edilecek.
1970’lerde, 80’lerde öyleydik.
Çok daha mutluyduk.