Avrupa 2026'ya girerken

Selin BARLAS Köşe Yazısı
7 Ocak 2026 Çarşamba

“Amerika’nın kalıcı dostları ya da düşmanları yoktur; kalıcı çıkarları vardır.”
Henry Kissinger’ın bu cümlesi, bugün Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu anlamak için yeniden okunmalı. Çünkü Avrupa 2026’ya girerken yalnızca Rusya’dan gelen tehditlerle değil, en büyük müttefikinin giderek belirsizleşen ve mesafeli tavrıyla da yüzleşiyor. Uzun yıllar boyunca otomatik kabul edilen transatlantik bağ, artık sorgulanan bir denklem hâline gelmiş durumda.
Avrupa bugün nadiren aynı anda yaşanan türden bir sıkışmayla karşı karşıya: güvenlikte, ekonomide ve iklim politikasında. Her biri tek başına bile ağır; birlikte düşünüldüğünde ise tam anlamıyla stratejik bir kâbus. Bu tablo yalnızca Avrupa’nın değil, Amerika’nın ve hatta küresel düzenin geleceğini de doğrudan etkiliyor.
Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın onlarca yıllık rehavetini paramparça etti. “Soğuk Savaş bitti, tehditler bitti” konforu tarihe karıştı. Baltık Denizi’nde kesilen denizaltı kabloları, Avrupa içinde yürütülen sabotaj ve suikast faaliyetleri, Polonya ve Romanya hava sahasına giren Rus dronları ve NATO hava sahasını kasıtlı biçimde ihlal eden Rus uçakları artık istisna değil, yeni normal. 2026’da bu tabloyu yumuşama değil, daha sofistike bir gerilim siyaseti bekliyor.
Bu tabloyu ağırlaştıran temel unsur ise Washington’un değişen yaklaşımı. Amerika’nın Avrupa’ya verdiği güvenlik garantisi artık eskisi kadar kesin değil. Trump döneminin NATO’ya mesafeli dili, Avrupa’da “Acaba yalnız mıyız?” sorusunu kalıcı hâle getirdi. Bu belirsizlik, Vladimir Putin’i cesaretlendiriyor. Kremlin’in stratejisi doğrudan bir NATO savaşı değil; sınırları sürekli test eden, ittifakı içeriden yoran ve siyasi kararlılığı aşındıran bir baskı politikası.
Avrupa bu tehdide karşılık vermek zorunda. Neredeyse tüm NATO üyeleri, 2014’te belirlenen GSYH’nin yüzde 2’si savunma harcaması hedefini nihayet tutturdu. Ama bu artık yeterli görülmüyor. Haziran 2025’te çıta yüzde 3,5’e çıkarıldı. Sorun şu: Polonya ve Baltık ülkeleri dışında neredeyse hiçbir hükümet, bu paranın nereden bulunacağını seçmenine açık açık anlatabilmiş değil. Almanya savunma harcamalarını borç freninin dışına çıkararak cesur bir adım attı; İspanya ise bu hedefi baştan reddediyor. 2026’nın ana siyasi tartışmalarından biri, savunma ve Ukrayna için gereken kaynağın kimden ve nasıl çıkacağı olacak.
Üstelik Amerika’nın Ukrayna’ya sağladığı mali destek büyük ölçüde kurumuş durumda. Savaş sona erse bile Ukrayna’nın yıllarca desteğe ihtiyacı olacak. Avrupa siyasetinin 2026’da bu gerçekle yüzleşmesi kaçınılmaz.
Güvenlik baskısı yetmezmiş gibi, Avrupa ekonomileri de nefes almakta zorlanıyor. Enflasyon düşüyor, faizler gevşiyor ama büyüme hâlâ cılız. Verimlilik artışı durmuş, işgücü hızla yaşlanıyor, risk sermayesi ve nitelikli işler Amerika ve Asya’ya kayıyor. İtalya, Fransa, İspanya ve Belçika’da kamu borcu millî gelirin yüzde 100’ünü aşmış durumda. Pandemi borçları, yeşil dönüşüm sübvansiyonları ve şimdi de savunma harcamaları kamu maliyesini iyice zorluyor. Sosyal harcamaları kısmaya kimsenin cesareti yok; vergi artırmak ise siyaseten zehirli. Fransa’da Macron’un erken seçim ihtimalini bile düşünmesi bu yüzden şaşırtıcı değil.
Almanya’nın 500 milyar avroluk altyapı hamlesi havayı bir miktar yumuşatabilir. Yeni yollar, demiryolları ve enerji şebekeleri özel yatırımı çekebilir. Ancak Euro Bölgesi genelinde beklenen büyüme yine de sınırlı: yüzde 1,2. Üstelik Avrupa’nın en büyük pazarı olan Amerika’da ihracatçılar yüksek gümrük tarifeleriyle karşılaşmaya devam ediyor.
Üçüncü sıkışma alanı ise iklim politikaları. Avrupa Birliği’nin iddialı hedefleri, yükselen sert sağın açık hedefinde. Göç karşıtlığıyla birlikte yeşil politikalara itiraz, popülist dalganın temel unsurlarından biri hâline geldi. 2035’te benzinli araçları yasaklamak ve 2050’de net sıfır emisyona ulaşmak giderek daha ulaşılmaz görünüyor. 2026’da yürürlüğe girmesi planlanan karbon sınır vergisinin bile yumuşatılması tartışılıyor.
Bütün bunların ötesinde, Avrupa - Amerika ilişkilerinde sessiz ama derin bir aşınma yaşanıyor. Avrupa, Amerika için yalnızca bir müttefik değil; devasa bir pazar, stratejik üsler ağı ve belki de en önemlisi bir meşruiyet kaynağı. Avrupa yanındayken Amerikan tercihleri ‘Batı’nın normları’ hâline geldi. IMF’den Dünya Bankası’na, Birleşmiş Milletler’e kadar küresel düzen büyük ölçüde bir Avro-Amerikan ortaklığıydı.
Bugün Amerikalılar bunun değerini küçümsüyor olabilir. Ama Avrupa’yı dışlayarak, aşağılayarak itmenin bir bedeli var. Avrupalılar hâlâ Amerikan ürünlerini satın alıyor, ama daha isteksiz. Amerikan teknoloji hizmetlerine duyulan güvensizlik artıyor. Enerjide, ödemelerde ve savunmada bağımlılık sorgulanıyor.
 20. yüzyıl, Avrupa’nın küresel liderliği Amerika’ya devrettiği yüzyıldı. 21. yüzyıl ise Amerika ile Çin arasındaki rekabetin sahnesi olacak. Avrupa’nın, kusurlu bile olsa demokratik bir müttefiki, yayılmacı bir otokrasiye tercih edeceği neredeyse kesin. Ama sürekli küçümsenen, azarlanan bir Avrupa, bu tercihi ne kadar istekle yapar? Asıl soru bu.
Amerika’nın, bir sonraki hakaretini savurmadan önce bunu düşünmesinde fayda var. Çünkü ikinci kemanı kaybetmek, orkestrayı da dağıtabilir.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün