Televizyondan akşam haberlerini izliyordum. Muhabirin pazarda mikrofon tuttuğu yaşlı adamın sesiyle bir anda irkilmişim. Adam, yoksulluğun, yoksunluğun, hiçbir şeye yetişememenin umarsızlığıyla yakınıyordu: “Yalnızca umudum vardı, o da kalmadı artık!”
Umudun tükenmesi! Birçok çağrışımın yüklendiği bu sözcükle birlikte, o anda neler geçmedi ki aklımdan: Mutsuzluk, ağırlaşan yaşam koşulları, güvensizlik, kötülük, kısaca hayat boyu karşılaşabileceğimiz tüm olumsuzluklar. Antik Yunan’da geçen Pandora’nın Kutusu söylencesinde, kutu açıldığında tüm kötülükler dünyaya yayılmış, yalnız umudun kurtarıldığı anlatılır. Nitekim en güç zamanlarımızda, en son yitirdiğimiz umut olmuyor mu? Yaşlı adamın yakınmasını izlerken, artık umut da mı elimizden kaçıyor diye düşünmüştüm.
Kimi anlatılarda iki tür umuttan söz edilir: Dayanma ve direnme gücü sağlayan gerçekçi umut ile bizi her türlü şekilde aldatan, acımızı uzatan kör umut. Gerçekçi olan, kendi özgür irademizle bizi bir beklentiye sokarken, kör olana çoğu kez bizim dışımızdakilerin etkisiyle sürükleniriz.
Ne olursa olsun umut her zaman ve hepimiz için karanlıkta bir mum ışığıdır. Oysaki umutsuzluk bir işin oluşmayacağı, gerçekleşmeyeceği düşüncesiyle bizi hayattan uzaklaştırır, yeni atılımları, gelişmemizi engeller.
Umutsuzluk bir adım olsun atmaktan kaçınmaksa, umut varacağımızı bilemesek de her zaman yolda olmaktır!
Charles Dickens’ın ‘İki Şehrin Hikâyesi’ndeki giriş tümceleri eleştirmenlerce en iyi örneklerden biri olarak gösterilir. Konumuzla ilgili olduğundan paylaşmak istedim:
“Zamanların hem en iyisi hem de en kötüsüydü; bilgeliğin ve aptallığın çağıydı. Hem inanç hem de kuşku devriydi. Işığın da asrıydı, karanlığın da. Hem umut baharıydı, hem umutsuzluk kışı. Her şeye sahiptik, hiçbir şeyimiz yoktu.”
Baktım, bu kitabın ilk baskısı 1859’da yapılmış. Aradan geçen yıllara karşın bugün bir yazarımız bu sözleri kitabında kullanmış olsaydı, sanırım hiç yadırganmazdı.
Dürrenmatt'ın Şüphe romanını okurken, ilgimi çeken tümceleri bir kâğıda yazıp kenara koymuşum. O yazdıklarımın üstünden kaç yıl geçti, bilmiyorum. Geçenlerde eski dosyaları karıştırırken bu notları buldum. Onları okurken, roman bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Romanın kahramanlarından Gulliver, birçok çalışma kampından kurtulmuş, ölümü, ömrü boyunca duyumsamış bir kişi. Onun şu sözlerini yazmışım:
“İnanç, umut, sevgi işte bu üçü... Ne var ki içlerinden en sağlamı umut, benim için de öyle, Yahudi Gulliver'in etine kıpkırmızı resmolunmuştur bu... Sevgi ile inancın yüzünü yalnız şeytanlar görürdü Stutthof'da, ama umut, yalnız o kalmıştı işte...”
Gulliver öyküsünde, tutukluların gönüllü olarak, kurtulma umuduyla uyuşturulmadan ameliyata yattıklarını anlatıyordu. Bu gönüllü kobayların nerdeyse tümü, korkunç acılar çektikten sonra ölüyorlardı. Çok küçük bir umut için... Ya kurtulurlarsa?
İnsan düşünmeden edemiyor: Bütün değerlerin yitirildiği bir noktada, bu ölüm kamplarında yaşayanları, umudun dışında nasıl bir güç ayakta tutabildi? Öfke! Öç alma tutkusu! Yaşama direnci! Yaşananların tanıklığı! Kim bilir... Hangisi olursa olsun, bu duygular, mutlaka umudu da içinde barındırmaktadır.
Yaşadığımız olumsuzluklar bir yana…
Tüm umutlarımızın gerçekleşmesini dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor.