Dünyanın yaratılışının yıldönümü olarak kabul edilen Roş Aşana’nın ardından bir yıllık kaderinin kesinleştiği, ‘Hayat Kitabı’na kimin yazılacağına karar verildiği, teşuva ve bağışlanma dilendiği Yom Kipur’a geldik. Şüphesiz ki Yüksek Kutsal Günler’in en doruğu olan ve insanların günahlarının bağışlanması için Yaratıcı’ya yöneldiği gün olan Kefaret Günü’nün önemi oldukça büyük, ancak 6 Ekim’de başlayacak olan ve bir hafta süren Sukot’un düşündürdükleri günümüz kırılgan dünyası içinde bambaşka bir yer tutuyor.
Yom Kipur’un ardından çölde kırk yıl boyunca geçici çardaklarda kurulan yaşamı anlatan ve aynı zamanda hasat bayramı da olan Sukot; yani Çardaklar Bayramı, Pesah ve Şavuot’un ardından Yahudiliğin üç hac bayramından biri. Sukot Bayramı’nın en güçlü sembolü, kuşkusuz sukaların kendisi; ahşap ya da bez parçalarıyla kurulan, rüzgârı içeri alan ve yağmuru geçiren bu yapılar, hayatın kırılganlığını, insanın ise kalıcı olmasına dair yanılsamalarını hatırlatır. Heidegger’in insan dünyada barınandır, ama bu barınma hiçbir zaman tam anlamıyla güvenli, mutlak ya da sonsuz değildir sözünde olduğu gibi Sukot, adeta bu gerçekliği görünür kılar. Sukanın ince dalları arasından gökyüzüne bakarken, mutluluğun belki de geçici olanın tadını çıkarabilme becerisinde saklı olduğunu fark etmekteyiz. Sukot, ânı yaşamanın dini ve kültürel bir karşılığı olarak karşımıza çıkar. Varlığını sağlamak için insana kimi zaman büyük bir huzursuzluk veren ‘kalıcılık’ yerine, geçiciliği kucaklayabilmek, gerçek bir rahatlamaya neden olur.
Ancak modern şehir yaşamında bambaşka bir sahne ile karşılaşırız. Beton apartmanlar, dev alışveriş merkezleri, reklamlarla ve satın alma ile pompalanan mutluluk vaatlerinin hepsi bize kalıcı mutluluk ve/veya sınıf atlama yanılsaması sunar. Oysa tüketim kültürü kalıcılık değil, bitmeyen bir yeniye ihtiyaç duygusu üretme üzerine kuruludur. Tam da bu yüzden, Sukot’un kırılgan çatısı altında geçirilen birkaç gün, şehir hayatının yapay kalıcılığına güçlü bir karşı duruş haline evrilir. Belki de Sukot bize, şehrin hızla yıpratan temposu, git gide yapay ve hissiz hale gelen insan ilişkileri karşısında kırılgan yapılar içinde bile anlam bulabileceğimizi hatırlatır. Çünkü Sukot’un sembolü olan ‘geçici barınak’, insan varoluşunun kırılgan doğasını görünür kılar.
Öbür taraftan aslında Platon’un mağara alegorisindeki gölgeler gibi, gerçek varoluştan çıkıp Baudrillard’ın deyimiyle hipergerçeklik haline gelen şehir yaşamı, kalıcılığı temsil edermiş gibi görünse de aslında sürekli yenilenmek zorunda olan tüketim imgelerini bize dayatır. İşte Sukot’un geçiciliği hatırlatması; bu hipergerçekliğe bir eleştiri olarak okunabilir: Kalıcılığın peşinde koşarken unuttuğumuz şey, geçiciliğin hakikatidir. Walter Benjamin, her kültürel hafıza biçiminin şimdiyle kurulan bir bağ olduğunu söyler. Sukot da bu anlamda, geçmişteki göçebe yaşam deneyimini bugünün insanına taşır. Asıl öğrettiği ise modern bireyin kalıcı mutluluk illüzyonuna karşı geçiciliği bir eksiklik değil, bir avantaj veya imkân olarak görebilmesidir.
Bugün, kırılgan çardaklar yerine rüzgâr ve yağmur geçirmez pencerelerimizden gökyüzünü görmeye çalışmak, geçiciliği kabullenmenin yarattığı huzuru kırılgan ruhlarımızda hissetmek için bir fırsat olabilir. Walter Benjamin’in ‘şimdinin imgesi’ üzerine düşünceleriyle örtüşen bu deneyim bize, mutluluğun geleceğe ertelenmiş bir vaat değil, şu anda, tam da kırılganlığın ortasında mümkün olduğunu hatırlatır. Mutluluk kalıcılıktan değil, anın kırılganlığını kabullenmekten doğar.
Yom Kipur’un getirdiği içsel huzur ve arınmanın, Sukot’un coşkusu ve ışığıyla bütünleştiği barış ve mutluluk içinde bir yıl geçirmenizi dilerim.