Don Quijote hala yaşıyor mu? Ölüm, edebiyat ve Don Quijote üzerine
Yapmaya çalıştığım şey, iki karşıt tezi yan yana getirmekti: Bir yanda edebiyatın, dolayısıyla kültürün sona erdiği tezi; öte yanda ise edebiyatın yaşamın kendisi olduğu için hiçbir zaman bütünüyle yok olamayacağı tezi. Burada ‘edebiyatın sonu’ derken yalnızca romanı ya da şiiri değil; güzel sanatların, müziğin, resmin, estetik duyarlılığın, daha doğrusu entelektüel varoluş biçiminin kastediyorum.
Bu tartışmayı sürekli Cervantes’in, Don Quijote’nin bilgeliğine dönerek düşünmeye çalışıyorum.
Bitmek ya da bitmemek meselesi bizi doğal olarak ölümün ne olduğu sorusuna götürüyor: Ölüm gerçekten bir son mudur, yoksa yaşamın içindeki kurucu unsurlardan biri midir?
Modern sonrası çağın çocuklarıyız, ne kadar hızlı yaşamaya çalıştığımıza dikkatlice baktığınızda, altından başka bir şey çıkıyor; ölümden kaçma çabası ölümü hızlandırıyor aynı zamanda.
Bu nedenle Leonardo’nun Son Yemek’ini, Simmel’in gözünden yeniden gündeme getirdim. Ardından Rembrandt’a döndük. Simmel’in ortaya koyduğu şu soru; karşımıza çıktı; ölüm yaşamın kendi akışı içinde taşınan bir unsurdan mi ibarettir, yoksa yaşamın dışında başka bir gerçeklik olarak mı düşünülmelidir?
***
Burada Milan Kundera’dan bir alıntı yapmak istiyorum: ‘Bir Buluşma’ adlı romanında Terezin Toplama Kampını anlatırken, bu kentin bir gettoya dönüştürüldüğünü söylüyor. Ama bu getto Naziler için bir vitrin işlevi görüyordu. Burada tutulanların büyük bir kısmı Yahudi asıllı besteciler, ressamlar ve entelektüellerdi. Onlar bu özgürleştirme duygusunu kabul etti. Kampta konserler verdiler, sergiler açtılar, tiyatro oyunları sahnelediler; profesörler ders verdi.
O zaman sormak gerekiyor: Sanat onlar için ne anlama geliyordu? Sanırım kendilerini şöyle savunurlardı: Bütün duyguların ve düşüncelerin ayakta tutulması gerekiyordu ki yaşam, Terezin’in o korkunç görüntüsüne bütünüyle teslim olmasın.
***
Bugün ise edebiyat, sanki zamanın dışında kalmış bir sanat gibi algılanıyor. Debord’un söylediği gibi bir ‘gösteri toplumu’nda yaşıyoruz; eski ifadeyle söyleyelim, bir temaşa toplumunda. Bu dünyada var olmak için sürekli görünmek gerekiyor.
Debord’un tasvir ettiği dünyada bireyin varoluşu, sonsuz bir haz dalgası içinde savrularak mümkündür. Lipovetsky benzer bir şekilde çağdaş bireyin narsizmini anlatır. Bu sayede birey Tanrı'nın yerine kendisini yaratan olarak niteler. Ne var ki bu boşluk duygusu ortadan kaldırılamaz.
Öyle ki günümüzde insanlar, savaş sanki yaşadıkları dünyanın dışında kalmış bir şeymiş gibi, onu yeniden hayretle keşfediyorlar. Medya aracılığıyla dehşet de giderek gösterinin bir parçasına dönüşüyor.
Burada Don Kişot yeniden önem kazanır.
Bugün böyle bir dünyada ebediyeti tartışmak yani edebiyatın hala sürüp sürmediğini konuşmak nasıl anlamlıdır?
***
Leonardo da Vinci’de kalmıştık. Son Yemek’i incelemiştik. Oradaki kişilikleri ele almıştık. Ve o sahnede sonu ve ölümü görmüştük.
Rembrandt’ın Savurgan Oğul’una baktığınızda bugünün insanını görürsünüz. Sosyal medya çağının insanını. Sürekli gülen, eğlenen, kendini görüntüler içinde tüketen insanı. Fakat resmin arka planında kaçınılamayacak bir yazgı vardır. Büyük usta geçici olanla asıl olanı karşı karşıya getirir. Kahkahanın arkasında ölüm durmaktadır. O kahkaha da büyük çelişkiyi vermeye çalışacaktır. Resimdeki ön portrede büyük bir gurur vardır ama arkada fatal olan, kader olan vardır.
Rembrandt’ın son otoportrelerine baktığınızda başka bir şey görürsünüz. Ölüm artık yaşamın dışında duran bir şey değildir.
Simmel’in söylediği gibi, yaşamın anlam bulması, ölümün varlığıyla mümkündür. Çünkü ölüm kaza eseri var olan değildir, hayatın bizzat kendisidir.
Savurgan Oğul’da görüntülerin dünyasında, yani gençlik sübjektivizminde bene egemen olan içeriktir. Tersine yaşlılıkta, özellikle büyük sanatçıların yaşlılığında, ben artık bir forma geçer, ölüm bütün formların temel ilkesi olur. Otoportrede gururu, boşluğu ve geçiciliği gösteren hiçbir iz kalmamıştır artık.
Sanatçının yaşamında olduğu gibi bizim yaşamımızda da sübjektivite ile objektivite üst üste geçmiştir.
Bugünün insanıysa yalnızca yararlı olanın peşinden koşmaktadır. On saniye sonra yok olacak görüntülerin içinde anlam aramaktadır. Belki de bu yüzden insanlar savaşı bile bir gösteri gibi izliyor artık. Televizyon ekranlarında, sosyal medyada, ölüm görüntülerini seyrediyoruz. Bir füzenin hedefi ne kadar “başarıyla” vurduğunu konuşuyoruz.
Oysa büyük sanat başka bir şey anlatıyordu. Rilke’nin duasını hatırlayın: “Efendimiz, herkese kendine özgü ölümü ver.” Büyük sanatçılar yaşamı ölümle birlikte düşünüyorlardı. Çünkü ölüm yoksa biçim de yoktur.
Bugünün kültürsüzleşme süreci tam da bu nedenle korkutucudur. Çünkü yalnızca edebiyatı değil, insanın kendi derinliğini de ortadan kaldırmaktadır. Müziğin birleştirici ve yüceltici gücü kaybolurken geriye yalnızca gürültü kalıyor. Proust’un anlattığı incelikli duyarlığın yerini hoyratlık alıyor. Popülizm yalnızca siyasi bir mesele değildir; aynı zamanda estetik bir çöküştür, her türlü inceliğe düşmandır.
***
Tekrar soralım: Edebiyat bitiyor mu? Don Quichote ne cevap veriyor?
Don Quichote kapitalizmin gelişini seyrediyordu. Hüzünlüydü. Çünkü artık aşk da bitmiştir. Şövalye dönemi bitmiştir. Artık her şey ölçülebilir olana indirgeniyordu. Yararlı olan vardı; yararsız olan yoktu.
Don Quichote kendi hayalini gerçek kabul eder. Olmayan bir kadını dünyanın en güzel kadını olarak Dulcinea’yı var etmeye çalışacaktır. Modern insan için bu deliliktir.
Belki de bu yüzden Don Kişot çocuklara hep komik bir karakter olarak anlatılır. Çünkü gerçek olanın ölçülebilir olduğunu kabul etmiyor Don Quichote. “Ne işe yarar?” sorusuna cevap vermek istemiyor. “Sancho Panza ona paslı bir teneke parçasını gösterdiğinde Don Kişot öfkelenir: “O bir teneke değildir, benim kalkanımdır.” Cervantes çok ciddi bir şey söylemektedir: Dünyanın gerçekliği yalnızca faydadan ibaret değildir. Kitapların dünyası hala gerçektir. Hayal hala gerçektir. Aşk hala gerçektir.
Ve biz bugünün insanları sadece yararlı olanın peşinden koşacağız. Boşlukta yarar aramak akıllıca bir iş mi?
Don Quichote’nin deliliğinde her şeyin ölçüsü olan kitaptır. Cervantes bunu girişte söylüyor. Dünyanın gerçekliğinin ancak kitapta olduğunu söylüyor: “Bu kitap, kitaplara karşı bir kitaptır.”
Don Quichote onun için sıradan olan her şeye savaş açtı. Çünkü sıradanlık insanı fark ettirmeden yok eder. İnsanları birbirine benzetir. Ama biz birbirimizi taklit etmenin içinde yok olmuyor muyuz?
Bugün hala cevaplanması gereken soru şu: Edebiyat gerçekten bitti mi?
Belki de mesele edebiyatın bitmesi değil. Belki mesele, Don Kişot’un hala yaşayıp yaşamadığıdır.