Polonya'da tarihin izlerinde yürümek

Bazı hikâyeler yalnızca geçmişte kalmaz; biz onları hatırladıkça var olmaya devam ederler.

Perspektif
6 Mayıs 2026 Çarşamba

19-23 Nisan tarihleri arasında bir arkadaş grubu ile gerçekleştirdiğim Polonya seyahatini tam da bu amaçla planlamıştık. Bavulumda kıyafetten çok sorularla çıktığım bu yolculuk; bana ve sanırım yanımdaki dostlarıma Elie Wiesel’in o sarsıcı sözünü her adımda hatırlattı: “Unutmak suçtur.”

Beş günlük seyahatimiz boyunca Kraków, Varşova ve insanlık tarihinin en karanlık sayfalarına ev sahipliği yapan üç büyük kampı; Auschwitz, Birkenau ve Majdanek’i ziyaret ettik.

Büyüleyici Kraków

Kraków, zarif meydanları ve tarihi sokaklarıyla ilk andan itibaren hepimizi büyüledi. Şehrin sokaklarında gezerken, Polonya’nın dünyaya armağan ettiği isimleri yad ettik: Frédéric Chopin’den Kopernik’e, Marie Curie’den Roman Polanski’ye uzanan bir liste bu... Bu isimlere koruması altındaki yetim çocuklarla birlikte Treblinka’ya yürüyerek dünyaya insanlık dersi veren Janusz Korczak eşlik etti.

Ancak bizler için Kraków’un tüm ihtişamı ve estetiğinin derinliklerinde yok olup giden bir dünyanın sessiz izleri vardı. Yüzyıllar boyunca Polonya Yahudi yaşamının kalbi olan Krakow ve Kazimierz bölgesi… Burada kurulan getto, bize şehrin görkemli tablosunun ardındaki hikâyeyi hatırlattı. Bölgenin merkezi olan Szeroka Meydanı bir açık hava müzesi gibiydi. Eski Sinagog’un dimdik duruşu, hemen ilerisindeki Remuh Sinagogu ve sinagogun avlusundaki çıkılan Remuh Mezarlığı… Mezarların üzerine bıraktığımız küçük çakıl taşları bize ‘unutmadık' dedirtti.

Şehirden yaklaşık bir saat uzaklıkta, bir 'çalışma kampı' olarak inşa edilen Auschwitz’in kapısına geldiğimizde, her gördüğümde kanımı donduran meşhur yazı karşıladı bizi: “Arbeit Macht Frei / Çalışmak özgürlüktür.” Ancak bu sahte vaadin içinde küçük, isyankâr bir detay gizliydi. Arbeit kelimesindeki ters basılmış 'B' harfi bu yazıyı yapmaya zorlanan ustanın, burada büyük bir terslik olduğuna dair dünyaya bıraktığı sessiz bir uyarı, minik bir başkaldırı niteliğindeydi.

Müzeye dönüştürülmüş kampın soğuk duvarları arasında dolaşırken, burada yok edilen milyonlarca hayatın geride bıraktığı sessizlikle baş başa kaldık. O sessizliği dinledikçe, anlattığı karanlığın ne kadar ağır olduğunu bir kez daha hissettik. Burası sadece bir yer değil; insanın kendi vicdanıyla yüzleştiği bir duraktı.

 

İnsanlığın en büyük enkazı

Auschwitz’in tel örgülerinden ayrılıp Birkenau’ya (Auschwitz II) geçtiğimizde bambaşka ve çok daha devasa bir dehşet fabrikası ile karşılaştık. Burası ucu bucağı görünmeyen bir boşluk, bir yok oluş fabrikası… Gözümüzün alabildiğine uzanan tren raylarının üzerinde durduğumuzda, vagonlardan inen insanların gökyüzüne baktığı son yerin burası olduğunu bilmek nefesimizi kesti. Bu raylar, binlerce hikâyenin, umudun ve yaşamın geri dönülmez şekilde son bulduğu yer.

Birkenau’da sessizlik, Auschwitz’dekinden daha farklı... Yıkılmış barakalar ve krematoryum kalıntıları kötülüğün ne kadar organize ve ne kadar sınırsız olabileceğini hatırlattı bize. Rayların bittiği noktada durup arkamıza baktığımızda, sadece bir kampı değil, insanlığın en büyük enkazını gördük.

Seyahatimizin bir sonraki durağı olan Majdanek, bizi diğer kamplardan farklı bir gerçeklikle yüzleştirdi. Lublin şehrinin hemen kıyısında, modern apartmanların ve günlük hayatın akışının tam ortasında yükselen bu kamp, kötülüğün ne kadar 'yakın' olabileceğini gösterdi.

Majdanek’in içinde bulunan, orada öldürülen binlerce kişinin küllerinin korunduğu kül yığını anıt ve hemen arkasındaki şehir manzarası kanımızı dondurdu.

Burada da aynı sessizliği duyduk; ama bu sefer sessizlik şehrin gürültüsünün içindeydi… Ve aklımıza gelen ilk soru: İnsanlık yanı başında bu trajedi yaşanırken nasıl sessiz kalabildi?

Yolculuğumuzun son durağı Varşova’ya geçtiğimizde, bizi Kraków’dan çok farklı bir manzara karşıladı. Kraków’a ‘korunan’ tarih diyecek olursak, Varşova’ya ‘direnerek yeniden var edilen’ bir tarih demek doğru olur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda yerle bir edilen bu şehir, Polonya halkının hafızasına ne kadar sıkı tutunduğunun en somut kanıtı olarak karşımıza çıktı.

Destansı direniş

Eski Şehir (Old Town) bölgesinin Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken, bu binaların aslında 80 yıl önce yerle bir olduğunu hayal etmek güçtü. Her bir taşın, her bir pencere pervazının eski fotoğraflara bakılarak titizlikle yeniden yapılmasının hikayesini dinledik ve hayal ettik.

Varşova’da bizi en çok etkileyen şeylerden biri ise Varşova Gettosu’nun izleri oldu. Bir zamanlar Avrupa’nın en büyük Yahudi yerleşimi olan bu bölgeden geriye bugün modern binalar ve geniş caddeler kalmış olsa da getto duvarının ayakta kalan birkaç parçası, zihnimizde geçmişin Yahudi yaşamını bugüne taşıdı. Varşova Gettosu Ayaklanması Anıtı’nın önünde durduğumuzda, sadece bir trajediyi değil, Masada’dakine benzer bir hikayeyi dinledik. İnsanın onuru için verdiği o imkansız ve destansı direnişi… Ve bu direnişin lideri Mordechaj Anielewicz’in, genç yaşına rağmen tüm dünyaya insanlık onurunun ne demek olduğunu göstermesini…

Bu yolculuk bir tatilden çok bir hatırlama ve paylaşma borcu oldu benim için. Kraków’un güzelliği, Varşova’nın direnci, Auschwitz-Birkenau ve Majdanek’in sessiz çığlığı… Ve tüm bunların arasında Polonya’nın yetiştirdiği, dünyaya ilham olmuş Yahudi isimlerin hikâyeleri.

Bu topraklarda dolaşırken hatırlamanın bir görev değil, insan olmanın en temel sorumluluklarından biri olduğunu hissettik.

Elie Wiesel’in söylediği gibi: “Ölülerin anısına borçluyuz: Hatırlamak zorundayız.”

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün