METİN SARFATİ İLE EDEBİYATTAKİ FELSEFE – 9

Perspektif
6 Mayıs 2026 Çarşamba

Geçen hafta Milan Kundera'dan, onun mahremiyet hakkımızın elimizden alındığına dair fikirlerinden bahsederek bitirmiştik.  Bugün kimsenin mahrem kalmak istemediği, mahremiyetin artık aranan bir şey olmadığı; görünmenin, göstermenin ve gözetlemenin rağbet gördüğü bir çağdayız.

Japon yönetmen Kiyoshi Kurosawa Mançurya’da İkinci Dünya Harbi sırasında insanlık suçlarını ele aldığı Casusun Karısı filminde, bu sınırın başka bir yerine temas ediyor. Bir röportajında, "O korkunçluğu gözler önüne sermek istedim. İnsanlar ağır baskı politikaları altında isyan etmek bir yana, tek kelime söyleyemiyordu; yine de iktidar, ne kadar baskıcı olursa olsun insanların iç dünyalarına tam olarak nüfuz edemiyordu.”[1]

Mahremiyet, insanın son direnç alanıdır ve hiçbir iktidar oraya bütünüyle giremez.

Buna rağmen, asıl mesele o mahremiyeti nasıl kendi isteğimizle, Kundera'nın dediği gibi kamusal alan haline getirilmesine izin verdiğimizdir.

***

Temel hareket noktamız, edebiyatın bitip bitmediği sorusuydu. Edebiyat sonrası bir dönemde mi yaşıyoruz?  Edebiyat bittiyse, edebiyat sonrası dönemin ne olduğunu görmeye çalışacağız. Daha önce edebiyatın veya sanatın, yaşam geride kalsa bile bütünüyle ortadan kalkamayacağı tezini ortaya koymaya çalışmıştık antitez olarak. Yani edebiyat sonrası dönem mümkün değildir, çünkü edebiyatın kendisi bitemez; edebiyatla sanat yaşamın kendisidir ama yaşam biter ama temel bir gerçeklik olarak karşımızda ölüm vardır.

Hayatın bizzat kendisi ölümü de kapsayan mıdır, yoksa bitmeyi dışlayan mıdır? Hayatın bitmesi, hayat denilen sürecin sonu ise, yani ölüm başka bir düzleme aitse, o zaman  belki edebiyatın bitmesi yine mümkün değildir.

Bu noktada George Simmel’in sanat üzerine düşüncelerine değinmek gerekir. Simmel, Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosunda zamanın lineer akışının kırıldığını, asenkron bir zaman anlayışına dikkati çeker. Kronolojik bir zaman yoktur. Böyle bir zaman anlayışında başlangıç ve son kavramları da anlamını yitirir. Zaman lineer değilse, yaşam ve ölüm de kesin bir başlangıç ve bitiş olarak düşünülemez. Eğer böyle bir zaman kavramı yaratımından bahsediyorsak, hayat ve ölüm, baş ve son olmayabilir. O zaman edebiyatın sonu nasıl diyeceğiz?

Simmel diyor ki Da Vinci, yaşlılık zamanı portresinde müthiş bir atılımla sanki gençlik zamanı resmini çizermişçesine zaman kavramını altüst etmiştir. Yani ölümle yaşamı ters yüz etmiştir.

Bu kırılmayı Walter Benjamin'de de görüyoruz. Onda da lineer zaman akışı yoktur.    François-René de Chateaubriand da böyledir; ünlü eseri Mezar Ötesinden Hatıralarda ölümün ötesinden yaşamı anlatır. Böylelikle ölümden sonra bile anlatının devam edebileceğini gösterir. Bu da edebiyatın ölümle sona ermeyebileceğini düşündürür. Theodor W. Adorno da yaratıcılığın yaşlılıkla kimi zaman da güçlenebileceğini söyler. Yaratıcılık yaşlılıkla beraber güçlenebiliyorsa, yaşlı sanatçı genç haline göre daha olgun ve verimli eser veriyorsa, bu durumda bitiş, yaşam sonrası değildir. Simmel Da Vinci'nin yapıtı Orta Çağ'dan Rönesans'a bir dönüştür, diyor.  Burada bireysellik ve tarihsellik ayrılmaz; Da Vinci'nin resminde tarihsel konum bireyselliğin içinde, bireysellik de tarihsel olanın içinde verilmiştir.

Ölümle yaşam arasında, ya da edebiyat ve sanatın ötesine doğru geçiş yapılabilir mi gerçekten? Geçen derste değindiğimiz mahremiyetin bitişi ya da  edebiyatsızlık olarak tarif ettiğimiz dönem gerçekten var mı?

***

Zamanın bu şekilde kurulması, gerçeğin de sabit olmadığını düşündürür. Cervantes Don Quijote'de şunu söyler: Gerçek olanın gerçek olması için ona inanmak yeterlidir. Öyle yapmaya çalışmıyor mu Don Quijote? Dulcinea'ya olan aşkı, onun kendi gerçeği. İktisadın belirleyici olduğu kapitalizmin çağına giriliyordu. Kapitalizm, insan onurunun temel değer olduğu bir çağ değildi. Kapitalizm pazarlığın, bezirganlığın ve servet biriktirmenin çağıdır. Şeref ve cesaret gibi kavramlar Don Quijote’ye göre bunlar artık geride kalmıştır.

***

Acaba yaşlılar gençlere göre daha mı az eksik yapar, yoksa daha mı çok eksik yapar? Mesela yaşlı bir Rodin, daha mı iyi yontar titreyen eliyle, daha mı kötüsünü ortaya koyar? Hafızanın yavaş yavaş sislenmeye başladığı bir dönemde, bir yazar ya da düşünür hangi zamanında daha iyisini yapar? Bu soru, bitme meselesiyle yakından ilişkilidir. Tersini savunmak mümkün olsa da kimi zaman yaşlılar gençlere göre  daha  çok estetik devrimler yapabilir. Böylece, kendi alıştıkları zaman ritmin dışına çıkarlar. Yaşlılığın ağır dalgaları içinde sürüklenen beden, akıl ve sezgi, tam da bu yüzden başka bir ifade biçimine yönelir.

Georg Simmel, Johann Wolfgang von Goethe ve Rembrandt gibi sanatçıların son dönemleri üzerinden yaşam ve ölüm üzerine düşünür; bu konuda birçok kitap yayınlar. Bir çalışmasının son bölümü “Yaşlılık Sanatı” başlığıyla oldu. İlginçtir, Simmel'in bu kitabı kendi ölümünden sonra yayınlanır. Simmel Goethe'nin bir cümlesinden yola çıkar: Yaşlanmak, yavaşça görüntüler dünyasından çekilmektir.

Onun için mi yaşadığımız çağda görüntüler dünyasına doğru koşuyoruz? Görüntüler dünyasında var olmak, yaşlanmanın panzehiriyse, bu aynı zamanda bugünün gerilimleri içinde yaşamak anlamına gelir. Adorno öyle demiyor mu: görüntüler aktüel zamana, çağın kendisine ve rastlantıya aittir.

Burada Guy Debord'un da, Gilles Lipovetsky'nin de gösteri toplumuna dair tahlilleri bu büyük bir önem taşır.  Debord, gösteri toplumunda değerlerin uçuculuğunu ve geçiciliğini anlatır.

Günümüzde bu uçuculuk ve geçicilik borsa ile bütünleşir; borsanın dünyasında değerler uçucudur. Geçici olan, değer olamaz. Buna rağmen değer olmayan, değer olarak algılanır. Böyle bir ortamda bütün bireysellikler de uçuculuğun ve geçiciliğin dünyasında oluşmaya çalışırlar; ebedi olarak var olacakları hayali içindeyken yok olurlar.

Debord'un görüntü toplumu dediği bu döneme Lipovetsky boşluğun toplumu ismini koyacaktır. Ölümden kaçarken yine ona mı rastlanır? Değerlerin uçucu ve geçic hali,  Simmel'in dediği gibi öyle bir bireysellik yaratıyor olacak ki birey sonsuz hazzın içinde savrularak varoluşunu bu boşluğun üzerine kurmaya çalışacaktır.

Mesela Ludwig Feuerbach ve Gustave Flaubert, daha önce bu boşluğun dünyasını çok önceden ustalıkla anlatmışlardı. 20. yüzyılda ise Lipovetsky ve Debord bu durumu yeniden adlandırır.

Lipovetsky tespitinde bugünü boşluğun dünyası olarak nitelerken, çağdaş bireyin narsisizmini, onun kendini bizzat yaratıcı olarak tasavvur etmesine bağlayacak ve şöyle ekleyecektir: Narsisizm sınırlı bir bireycilikten toplam bir bireyciliğe geçişin bir sonucudur bugün.

***

Simmel 1916’da Rembrandt: Sanat Felsefesi üzerine bir deneme eserinde şöyle der: Rembrandt'ta öyle bir alacakaranlık vardır ki hem ışık hem karanlık vardır;  tıpkı yaşamın kendisi gibi.  Resimlerinde, karanlıklar içinde dünyaya sağırlaşmış kişiler vardır. Ama asıl önemli olan bu karanlığın içinde, sağırlaşmış zannettiklerimizin bakışlarıyla sorgulamasıdır. Onlara hayat veren şey de budur.

Simmel’e göre Rembrandt yaşamı bütünlük içinde veriyor ve bunu ancak geç dönem eserlerinde yapabiliyor. O zaman ölüm, yaşamın bizzat içindedir. Ne dersiniz?

Bizim asıl tartışmak istediğimiz ise edebiyat ve sanatın ebedi olup olmadığı. Tekrar soralım: Edebiyat sonrası bir döneme geçiş mi yapıyoruz?

Evet, bu hazin bir soru. Sanatsız kalınca kim anlatacak insanı? Anlatılmayan insan zaten Lipovetsky'nin deyişiyle geçiciliğin ve boşluğun dünyasındaysa daha da yarım kalmayacak mı?

Bugün birey, kendini merkezde sanır; ancak aslında bir merkez yoktur. Hedonizmin ve bireyciliğin at koşturduğu bir dünya var bugün. İnsan, var olduğunu düşündüğü anda bile yok oluşun içinde olabilir.

Asenkron bir zaman var. Lineer bir zaman yok. Chateaubriand'ın mezarın ötesindeki hatıralarında da bu zaman duygusu hissedilir.

Eğer Don Quijote'nin dediği gibi gerçek olan düşünmek için yararlı değilse ve önemli olan görmeden inanmaksa, o zaman şimdiye kadar anlattıklarımızın içinden edebiyatın sonu olup olmadığını nasıl bulacağız?

Don Quijote umutla büyük bir koyun sürüsünün şövalye sürüsüne dönüşmesini bekliyordu; yani yanlış olanın doğruya dönüşmesini, illüzyonu doğru olmasını. Burada Don Quijote saf aklı inkar ediyordu. İnkar eden inkar ettiğini kabul ederse, tabii ki o zaman  inkar etmiş olmayacaktır. Öyleyse gerçek hayalden ibarettir.

Bir yanda mahremiyetin kaybolduğu, bireyin yüzeyselleştiği bir çağ vardır; diğer yanda ise sanatın ve edebiyatın yaşamla birlikte var olmaya devam ettiği düşüncesi.

Sizi şu soruyla başbaşa bırakacağım: Dünya mı kitabı anlatır, yoksa kitap mı dünyayı?


[1] Jean-François Rauger, “Les Amants sacrifiés : une histoire d’espionnage en trompe-l’œil”, Le Monde, 8 Aralık 2021.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün